İnsan; düşünebilen, düşündüklerini davranış haline getirebilen ve onu söze, kâğıda, kaleme, nihayetinde bilinçli olarak davranışa dökebilen akıllı ve aynı zamanda ölümcül olan bir varlıktır.
Aklını kullanabilen her insanın kendisiyle yüzleşebilmesi ve neticesinde birçok bilinmeyenler içerisinde “Ben niçin yaratıldım, neden böyleyim, daha iyi nasıl yaşamalıyım, korkularımdan nasıl emin olabilirim yahut sonum ne olacak? Vb.” sorulara cevap aramaya çalışması, insanoğlunun genel amacı olmuştur. Aslında bu sorunun cevabı dünyevi ve uhrevi hayatı düzenleyebileceği için oldukça zor bir soru ve cevabı da bir o kadar çetin olsa gerektir. Bu soruya insanlar farklı dinler, inanç sistemleri ve oluşturdukları kendi kültür değerleriyle birlikte kendilerine göre cevap vereceklerdir. Biz de bu doğrultuda hareket ederek insanın niçin yaratıldığına ve yaratılış amacının ne olduğuna yahut ne olması gerektiğine kendi inanç ve kültür yapımız içerisinde Kur’an-ı Kerim’in temel anlatımları üzerinden cevap arayıp bulmaya çalışacağız.
Yaratılan insana beşeri anlamda kendi çabası ile kendisine az bir çaba karşılığında tüm dünyevi ihtiyaçlarını giderme yeteneği kabiliyeti verilmiştir. İnsan bu yetenek ve kabiliyeti ile dünyevi (fiziki) ihtiyaçlarını karşılar. Bu ihtiyaçlar karşılanırken ilahi kuralların yanında kendisine özgü beşeri kurallar oluşturmuş ve oluşturdukları bu kuralların ne kadarının doğru yahut yanlış (iyi yahut kötü) olduğunun tespiti için gerekli araştırmaları ilgili kaynaklardan yıllara dayalı olarak yapmış ve nihayetinde olumsuzluk içeren problemleri yine kendi düşüncesi içerisinde sürekli olarak yenileyerek çözmeye çalışmıştır. Bu anlatım şekli insan için yaşayabilmenin ve nihayetinde beşeri anlamda var olmanın, başarmanın bir gereğidir. Bu durum; insanın var olması, beşeri hayatını yaşanılabilir kılma çabası, insanın fıtratının, varlık ilkelerinin sadece bir parçasıdır. İnsanın, sadece bu şekildeki fiziki ihtiyaçlarının karşılanmış olması, fıtratı gereği arzu ettiği şekilde yaşayabilmesi ve nihayetinde hayatını anlamlı hale getirebilmesi diğer canlılar için mümkün olsa da insan için mümkün değildir. Yahut insanın yaratılış amacı bu değildir. Bu durum sadece insana özgü olarak insanı diğer yaratılmışlardan ayıran önemli bir özelliktir.
Bu anlamada insan yaratılışının bir anlatımı olarak diğer canlılardan ayrılacak davranışlarını içgüdüsel bir davranış ve devamıyla ruhun bir anlatımı olarak konuşma, korunma, bir halife olarak iyilik kötülük kavramları sahibi olması, inanma dâhil farklı davranışlarıyla birlikte bilgi temelli olarak diğer canlılardan ayrılacaktır. Kötülük kavramı; bütünsel bir analizle bakıldığında tek başına var olan bir kavram değildir. Kötülük kavramı ve neticesi insanın bizatihi kendisinin her şartta özgür iradesi üzerinden iyiliği oluşturamamasının önemli olan bir anlatımıdır. Bu ifadeye göre; tüm kötülüklerin mimarı Tanrı değil insandır.
İnsanoğlunun hayatını anlamlı kılma çabası, herhangi bir şeye inanması, “mana” anlamında sahibi olduğu temel değerlerle (Göreceli kavramlar üzerinden duygular ve varlık ilkeleri) birlikte Allah’a iman etmesi, durağan halden kötüye sapmadan iyiliğe yönelmesi (Haniflik Değeri) maddi ve manevi anlamda kendisi için değerler bütününü oluşturacak, hayatı iyilikler üzerinden anlamlı kılacak ve oluşabilecek korkulardan uzak, emin olarak insanlarda bir yaşama sevinci oluşturacaktır. Bu durum, insanın fıtratı gereği inanmasının gerekliliğini ve nihayetinde önemini ortaya koyar.
İnanmak; insan için önüne geçilemeyen ve nihayetinde vaz geçilemeyen önemli ve tabii olan güçlü bir ihtiyaçtır. Ruhun besin kaynağı ve temel ihtiyacıdır. Ruhun bilinemezliklerden dolayısıyla karanlıktan kargaşadan aydınlığa kavuşma düşüncesidir. Temel itibarıyla ruhun vahiy üzerinden mutlu olmasıdır.
Vahiy temelli inanmak, ahire yolculukta emin olunan değerleriyle birlikte insanın kazasız belasız yol yürümesidir. İlahi dinler bu yolculuğun nasıl olmasının gerekliliğini kendi anlatımları üzerinden ortaya koyarlar. İnanmak insanda maddi ve manevi anlamda farklı değerler oluşturur. Dünyevi ve uhrevi hayatı düzenler. İnanmak; insanlık tarihi ile birlikte başlamış ve insan bu alanda kendisine hak olsun olmasın mutlaka “daha iyisi düşüncesi” üzerinden hareketle; göreceli kavramlardan oluşan
kurallar oluşturmuştur. Biz bu kurallara genel ifadesiyle “din” diyoruz. Hak olan dini ise ileride yapacağımız birçok farklı tanımda olduğu şekliyle şu şekilde yapabiliriz.
Din: İnsan hayatını ve ahirini kişinin kendisinden ziyade olumlu olarak geliştiren/değiştiren ve nihayetinde onu dünyevi ve uhrevi anlamda düzenleyen ilahi değerlerden oluşan temel kaidelerdir. İnsanlara ceza ve mükâfatla birlikte yaşam tarzı oluşturur ve nihayetinde onlara inançları üzerinden belirli bir kişilik, kişiliğe dayalı bir kimlik kazandırır.
İman boyutuyla kazanılan kişilik; ilgili değerler sahibi olmayı ve nihayetinde ona sığınmayı, ibadet anlamında farklı davranışları zorunluluk haline getirir.
Gelecek haftaki yazımız; Din İnsan İlişkisi ve Dinin Oluşturduğu Sosyoloji. (A)