İslam inancında ise önce ilkeler var kılınmış daha sonra bu ilkelere uygun olarak varlıklar yaratılmıştır. Yaratılan bu varlıklar ilkeler ve değerler içerisinde bir bütünlük oluşturmuş ve nihayetinde bu varlıklar gerçek durumlarıyla yeryüzünde var kılınmıştır. Bu şekilde ki varlık ilkelerine inanmak ‘İNANCI/İMANI’ oluşturur. Fıtrî bir anlatımla; İnsanın bu ilkelere sahip çıkması, onu yaşamaya çalışması din ve beşeri hayat anlayışının insanlarda davranış olarak tezahür etmesidir. İnsanın ilgili kavramlar üzerinden haniflik temelli irade sahihi olabilmesidir. İrade kişiye özgüdür ve hayatı yaşamada bir başkasına terk-devir edilemez. Bu durum insanlarda farklı değerlerle birlikte ahlaki ve vicdani değerleri oluşturacak ve bu şekilde bir güven duygusu içerisinde olan insanlar bu değerlerle birlikte; ilgili kavramlar üzerinden kendi hayatlarını dinler vasıtası ile daha iyi yaşamaya çalışacaklardır.
İnsanı yaratan Allah ona şah damarından yakın olmuş *(Kaf: 50/16) ve yaratmadaki güzelliği ile birlikte taşıyabileceği oranda ona görevler/sorumluluklar ve karşılığında mükâfatlar vermiştir. İnsanı daha yaratırken KURANÎ değerlerle birlikte yaratmış ve bu değerlerin korunabilmesi için farklı peygamberler ve buna dayalı olarak itikadı konular hariç zamana dayalı farklı şeriatlardan oluşan farklı dinler göndermiştir. Bu dinler bir kabileye bir topluluğa gönderildiği gibi nihayetinde İslam İnancındaki ifadesiyle evrensel ve ‘son din’ olarak insanlığın kurtuluşuna vesile olabilecek şekilde İslam Dini eksiği olmadan tamamlanmış haliyle (Kur’an-ı Kerim) evrensel olarak tüm insanlığa gönderilmiştir.
Evrensel olan din; kendi hükümleri ve ulus anlamında dil, ilgili kültürlerle birlikte, akıl, vicdan, kendi medeniyeti ile duygu bütünlüğü ve evrensel değerler üzerinden yaşanır.
İlahi dinler bütünsel bir anlatımla; felsefe yahut fiziki anlamda onu anlatan bir tabiat kitabı değildir. Bu anlamda nesneler/varlıklar bir dini anlatımının, anlayışın üzerinden değil, kendi yaratılış değerleri üzerinden yumurtanın içten çatlayarak kırılmasında olduğu gibi bir değerlendirmeye tabii tutulurlar. İlahi dinler; mübîn oluşlarıyla doğru, sağlıklı düşünme ve bu düşüncenin doğru bir yol üzerinden sağlam temelli bir hayatın –haniflik-halifelik-eşrefi mahlûk- anlatımlı yaşanmasını öğütlerler. Bu anlamda din oluşturduğu kendi anlatımı, politikası ve kültürü dışında; yumurtanın dıştan kırıldığı gibi bir başkaları için sloganlaştırılmış/siyasallaştırılmış nihayetinde beşer kaynaklı kullanılabilir durumuyla İslamcılığa yahut farklı anlayışlarla dinciliğe evrilmiş ise artık o din daha çok birilerinin zaafları dâhil düşüncesi ve kültürleri üzerinden ideoloji haline getirilmiştir. İyi olarak düşünülen ideolojiler (asıldan uzak) insan merkezli olmadığı sürece bir başka ideolojide-ideolojilerde değişken yapısıyla her türlü tartışma çatışma ortamı oluşturabilecektir.
-Gözle görülür, elle tutulur durumundaki insan; herhangi bir dinciliğin ve ırkçılığın fanatizmine kurban edilemez.
Dinin hükümlerinin; İsevilik, Şia, Bektaşilik, Tasavvuf vb. düşüncelerde olduğu gibi kişiler üzerinden yaşanarak şahsileştirilmesi dinin siyasallaştırılmasıdır. Şahıslar artık vahyin, ilahi kelamın dışında beşer olan birilerinin anlatımları, dayatması üzerinden kendi inançlarını yaşayacaklardır. İdeolojiler; gerçeklerden ziyade kendi sahipleri, kültürleri, taraftarları üzerinden konuşurlar. Amacını aşan ideolojiler esastan, asıldan uzaklaşmak suretiyle; bireysel, yerel, bölgesel ve ulusal değerlerle birlikte (asıldan ve evrensellikten uzak) siyasallaşmış; herhangi bir guruba ait kontrolsüz güç olarak kendilerini farklı felsefe, hukuk, dincilik ve ırkçılık kavramları üzerinden ortaya koyar. İdeolojilerde sorgulanamaz yapısıyla tek doğru vardır o da mutlak olan kendi doğrusudur/ideolojisidir.
-Hayata ve âhire başkaları tarafından kendisine tutulan bir ayna üzerinden bakmaktır.
Bu anlamda dindar ile dinci bir birinden tamamen ayrı kavramlardır. Dindar samimiyetiyle inanır, dinini yaşar, onu anlatır. Dine kendi zafiyetleri üzerinden iftira atmaz, ona attığı bu iftira üzerinden yalan söyletmez ve onu vahiy temelli tebliğ eder, yaşar. Dinci ise oluşturduğu İslam dışı farklı kültürler, bilgi noksanlığı, farklı algılar üzerinden beşeri çıkarları doğrultusunda, menfaate, çıkar ilişkisine dayalı dini kullanır. ‘Milliyetçilik ile ırkçılık arasındaki fark da bu mesabededir.’ Milliyetçilikte her türlü değer ve bu değerlerin anlatımları asli unsura dayalı olarak içten çatlayarak kırılma örneğinde olduğu gibi insan için iki dünya adına değerler manzumesini oluşturacaktır. Dünya ve ahiret saadeti adına; ‘Yumurtanın dıştan kırılması mutlak şekilde haniflik temel anlatımlı olmalıdır diye düşünüyoruz. Zira HANİFLİK; yumurtanın içten çatlayarak yahut kurallarıyla birlikte dıştan insan mahareti ile kırılmasının bütünsel olan bir anlatımıdır. Bu bütünsellik İslam inancının evrenselliğinin bir anlatımıdır ve hayatı bütünsel yaşamada iki dünya adına orta yol tanımlı kurtuluş felsefesidir.’
Irkçılık ise sahibi tarafından tahribatı dâhil; yumurtanın olumlu yahut olumsuz olarak sahibinin kendi isteği doğrultusunda yer yer amacın da dışında kullanılarak dış müdahalelerle kırılmasıdır. Bu durum; farklı oluşumlar üzerinden oluşturulan din ve algısının (insanların din adına kurban edilmesi dâhil) farklı ideolojilere, farklı şeriatlere dayalı savaşlar, çatışmalar insanoğlunun geçmiş pagan din anlayışından günümüze en büyük problemidir.