Lotus çiçeği, temiz ve berrak sularda açan bir çiçek değildir. Onun hikâyesi, göletin en karanlık, en pis ve en çamurlu yerinde başlar. Güneş ışığının ulaşmadığı, kimsenin güzel bir şeyin filizlenebileceğine inanmadığı o dipte…
İlk bakışta orada sadece çamur vardır. Karanlık vardır. Sessizlik vardır. Dışarıdan bakan biri, o çamurun içinden bir gün zarif bir çiçeğin açacağına inanmaz. Çünkü gözle görünen hiçbir güzellik yoktur. Ne bir sap, ne bir tomurcuk, ne de bir kanıt…
Ama tam da orada, kimsenin görmediği bir yerde, sessizce yeşeren bir tohum vardır.
Bence çoğu insanın kaçırdığı nokta da budur. Çamur, lotusun büyümesini engellemez. Aksine onu besler. Köklerini daha derine salmasını sağlar. Güçlenmesini, sabretmesini ve yüzeye ulaşacak kadar direnç kazanmasını sağlar.
Hayat da çoğu zaman böyledir. Zor dönemler, karmaşalar, belirsizlikler ve “Neden bu benim başıma geliyor?” diye sorduğumuz anlar… O anlarda her şey durmuş gibi gelir. Hiçbir ilerleme yokmuş gibi hissederiz. Kimse bizi anlamıyormuş, verdiğimiz mücadeleyi görmüyormuş gibi hissederiz. Ama insanlar sadece sonucu görür. Tüm zorlukları aşarak açmış lotus çiçeğini görürler. Ama o çiçeğin hangi çamurlu sularda yeşerdiğini, hangi karanlıkta büyüdüğünü, kaç kez kırılıp yeniden toparlandığını bilmezler.
Bir insanın bugün geldiği noktaya bakıp “Ne kadar şanslı” demek kolaydır. Ama o noktaya gelene kadar verdiği mücadeleyi, vazgeçmekle devam etmek arasında kaldığı anları kimse bilmez.
Belki de sizin hayatınız da bir lotus çiçeğinin hikâyesine benziyordur. Belki şu an içinde bulunduğunuz karmaşa, bir çıkmaz sokak değildir. Belki de sadece görünmeyen bir büyüme dönemindesinizdir. Belki kökleriniz güçleniyor, daha sabırlı olmayı öğreniyor, ruhunuz olgunlaşıyordur.
Bu yüzden hayattaki en önemli şey, hemen vazgeçmemektir. Sessizce büyümeye devam etmektir, pes etmeden köklerine tutunmaktır. Çünkü bir gün yüzeye çıktığınızda, insanlar sadece açan çiçeği görecek. Ama siz, o çiçeğin hangi çamurun içinden geçtiğini çok iyi bileceksiniz…