Misafir

Korsan kim, Fatih kim?

Misafir

Rivayete göre Büyük İskender, Akdeniz'de ticaret gemilerine saldıran bir korsanın yakalanmasını emreder. Adamları korsanı ele geçirip huzuruna getirirler.

İskender korsana sorar:

— Sen hangi cesaretle denizlerde yağma, gasp ve hırsızlık yapıyorsun?

Korsan başını kaldırır ve tarihin derinliklerinden bugüne kadar yankılanan şu cevabı verir:

— Aynı şeyi sen de yapıyorsun. Ben küçük bir gemiyle yaptığım için bana korsan diyorsun. Sen büyük bir donanma ile yaptığın için sana hükümdar diyorlar. Eğer bu savaşta ben kazansaydım, bugün aynı soruyu ben sana soracaktım.

Bu kıssanın gerçek olup olmaması önemli değildir. Önemli olan, insanlığın iki bin yıldır aynı soruyla yüzleşiyor olmasıdır:

Güçlü olan her zaman haklı mıdır?

Uluslararası hukuk neden vardır?

Birleşmiş Milletler neden kurulmuştur?

İnsan hakları beyannameleri neden hazırlanmıştır?

Eğer haklı olan yalnızca güçlü ise, hukuka neden ihtiyaç duyulmuştur?

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından milyonlarca insanın ölümüne yol açan felaketlerden sonra dünya devletleri bir araya gelerek Birleşmiş Milletler'i kurdular. Amaç, savaşları önlemek, devletlerin egemenlik haklarını korumak ve insanların yaşam hakkını güvence altına almaktı.

Kâğıt üzerinde insanlık büyük bir ilerleme kaydetmiş görünüyordu.

Fakat aradan geçen yıllar farklı bir gerçeği de ortaya çıkardı:

Hukuk çoğu zaman güçlüler için esneyebiliyor, zayıflar için ise katı bir kurala dönüşebiliyordu.

Vietnam'da milyonlarca insanın hayatını etkileyen savaş yaşandı.

Irak'ta yüz binlerce insanın ölümüne ve milyonlarca insanın yerinden edilmesine yol açan müdahaleler gerçekleştirildi.

Suriye'de yıllarca süren çatışmalar milyonlarca insanı mülteci haline getirdi.

İran yıllardır yaptırımların, tehditlerin ve bölgesel gerilimlerin merkezinde yer alıyor.

Bu örneklerin her biri farklı tarihsel ve siyasi koşullara sahip olsa da ortak bir soru bırakıyor:

Bir devlet, kendi sınırlarından on bin kilometre uzaktaki bir coğrafyada hangi meşruiyetle askerî güç kullanabilir?

Uluslararası hukuk, yalnızca rakip devletlere uygulanacak bir kurallar bütünü müdür?

Yoksa bütün devletleri bağlayan ortak bir ahlaki ve hukuki sözleşme midir?

Bir çocuğun hayatı Bağdat'ta, Şam'da, Tahran'da, Hanoi'de ya da New York'ta farklı bir değere sahip değildir.

Bir annenin gözyaşı milliyet taşımaz.

Bir babanın mezarı pasaport sormaz.

Ölen insanların hangi devletin vatandaşı olduklarından çok, neden öldükleri önemlidir.

Eğer insan hakları evrensel ise, her insan için evrensel olmalıdır.

Eğer yaşam hakkı kutsal ise, herkes için kutsal olmalıdır.

Eğer savaş suçları suç ise, failin kim olduğuna bakılmaksızın suç olarak kalmalıdır.

Aksi halde hukuk, adaletin değil gücün hizmetkârına dönüşür.

Bugün dünyanın en büyük sorunu yalnızca savaşlar değildir.

Asıl sorun, insanların hukuka olan inancını kaybetmeye başlamasıdır.

Çünkü insanlar şunu gördüklerinde hukuk duygusu yara alır:

Zayıf bir devlet sınırı geçtiğinde işgalci denilirken, güçlü bir devlet aynı şeyi yaptığında güvenlik operasyonu denilebilmektedir.

Zayıfın füzesi terör olarak tanımlanırken, güçlünün bombası bazen özgürlük götürmek olarak sunulabilmektedir.

Oysa ölen insan açısından bombanın hangi gerekçeyle atıldığı çoğu zaman bir anlam taşımaz.

Mezarlıkların dili siyasetten farklıdır.

Onlar yalnızca kayıpları sayar.

Belki de bu yüzden İskender ile korsan arasında geçtiği söylenen o kısa diyalog hâlâ önemini koruyor.

Çünkü insanlık hâlâ aynı sorunun cevabını arıyor:

Adaleti güç mü belirleyecek, yoksa güç de adaletin sınırlarına tabi olacak mı?

Birleşmiş Milletler'in, uluslararası hukukun ve insan hakları sözleşmelerinin gerçek anlamı da burada yatmaktadır.

Çünkü medeniyet; güçlülerin istediklerini yapabildiği bir düzen değil, güçlülerin de yapamayacakları şeylerin bulunduğu bir düzen kurabildiğimiz ölçüde vardır.

Aksi halde tarih, korsanlarla fatihlerin yalnızca gemilerinin büyüklüğü bakımından birbirinden ayrıldığı uzun bir hikâyeden ibaret kalacaktır.

Yazan: Ahmet Görücü

Yazarın Diğer Yazıları