Ramazan ayı geldiğinde hayatın akışı değişiyor. Sofralar kuruluyor, ezan vakitleri bekleniyor, insanlar gün boyunca sabırla iftar saatini karşılamaya çalışıyor. Maneviyatın arttığı, paylaşmanın çoğaldığı bu ayın en önemli tarafı aslında insanın kendisiyle yüzleşmesi; sabrını, dilini, öfkesini kontrol edebilmesi.
Ama günlük hayatın içinde bazen bunun tam tersini görüyoruz. İnsanlar birbirine daha tahammülsüz davranabiliyor. Ve çoğu zaman bunun gerekçesi hazır oluyor: ‘Oruçluyum.’
Oysa oruç dediğimiz şey sadece aç kalmak değil. Sadece susuzluğa dayanmak da değil. Asıl mesele nefsini terbiye etmek, öfkeni bastırmak, karşındakini kırmamak. Çünkü oruç, insanın sadece bedenini değil karakterini de sınayan bir ibadet.
Açlık elbette zorlayabilir. Gün uzun olabilir, insan yorulabilir, baş ağrısı yaşayabilir. Bunların hepsi normal. Ancak bu zorluğun çevredeki insanlara gerginlik olarak dönmesi, işte orada durup düşünmek gerekiyor.
Ben şunu merak ediyorum: Sevabı bana değil sana olan bir ibadetin zararı neden bana dokunsun?
Çünkü herkesin tuttuğu oruç kendinedir. Herkes ibadetini kendi için yapar, sevabını kendi alır. Hal böyleyken bunun getirdiği tahammülsüzlük neden başkasına yansısın? Bir insan ibadet ederken çevresini kırıyor, sesini yükseltiyor, sabırsız davranıyorsa orada eksik kalan şey belki de açlık değil, sabrın kendisidir.
İnançta oruç sadece mideyi tutmak değildir; dili tutmaktır, kalbi tutmaktır, öfkeyi tutmaktır. Karşındakine zarar vermemektir. Çünkü gerçek sabır, açken de nezaketi koruyabilmektir.
Elbette herkesin dayanma gücü aynı değil. Kimi daha rahat geçirir, kimi daha çok zorlanır. Ama eğer insan bu süreçte çevresine yük olmaya başlıyorsa, belki de önce kendine dönüp şu soruyu sormalıdır: Ben gerçekten orucun özünü yaşayabiliyor muyum?
Ramazan’ın ruhu sertleşmek değil, yumuşamaktır. Daha kırıcı olmak değil, daha anlayışlı olmaktır. Çünkü oruç akşama kadar sadece aç kalmak değil; gün boyu insan kalabilmektir.