Sümeyye Koşar

Kendi Hikâyemiz mi, Yoksa Devraldığımız Bir Hayat mı?

Sümeyye Koşar

Bazen bir dizi izlersin ve bittiği an unutursun. Bazen de sonra asıl etkisi sonra başlar. Zeytin Ağacı tam olarak böyle bir iş. Yeni bitirmiş biri olarak şunu söyleyebilirim: Bu hikâye ekranda kalmıyor, izleyenin zihninde devam ediyor.

Yüzeyde üç kadının hikâyesini izliyoruz. Ama derine indikçe fark ediyoruz ki mesele sadece onların yaşadıkları değil. Asıl mesele, geçmişin bugünün içine nasıl sızdığı. İnsan çoğu zaman kendi hayatını yaşadığını sanıyor, oysa bazen başkalarının yarım bıraktığı hikayeleri tamamlıyor.

Tuba Büyüküstün, Boncuk Yılmaz ve Seda Bakan’ın canlandırdığı karakterler, aynı sorunun etrafında dönüyor: ‘Gerçekten özgür müyüz?’ Çünkü insan, seçim yaptığını düşünürken bile geçmişin izleriyle hareket ediyor olabilir.

Dizinin 2022 yılında izleyiciyle buluştuğunu da hatırlatalım. Üzerinden zaman geçmiş olsa da anlattığı meseleler hâlâ güncelliğini koruyor. Belki de onu bu kadar konuşulur yapan şey tam olarak bu: Zamana bağlı olmayan bir derdi olması.

Dizinin en dikkat çeken taraflarından biri, olayları kesin bir sonuca bağlama çabası içinde olmaması. Yani izlerken her şeyin açık açık çözüldüğü, tüm soruların cevap bulduğu bir hikâye beklememek gerekiyor. Aksine, bazı noktalar özellikle açık bırakılıyor. Karakterlerin yaşadığı değişim net bir ‘tamam artık her şey düzeldi’ hissi vermiyor; daha çok bir farkındalık süreci izliyoruz.

Bu da izleyiciyi pasif bir şekilde izleyen konumundan çıkarıyor. İzlerken ister istemez kendi içinde yorum yapmaya, boşlukları doldurmaya başlıyorsun. Belki de bazı sahnelerin akılda kalmasının sebebi bu: Dizi bitiyor ama sorular bitmiyor. Çünkü hayat da çoğu zaman böyle ilerliyor; her şeyin netleştiği anlardan çok, anlamaya çalıştığımız süreçlerle dolu.

Bir de dizinin geçtiği coğrafya… Zeytin ağaçlarının gölgesinde akan hikâye, anlatılanları daha da derinleştiriyor. Zeytin ağacı gibi köklü, dirençli ve sabırlı… İnsan da aslında biraz böyle. Nereye giderse gitsin, köklerini tamamen geride bırakamıyor.

Diziyi diğerlerinden ayıran en önemli unsurlardan biri ise ‘aile dizilimi’ yaklaşımını merkeze alması. Bu kavram, ilk bakışta yabancı gelebilir ama dizi bunu oldukça sade ve insana dokunan bir yerden anlatıyor. Özellikle benim dikkatimi çeken nokta da burası oldu. Çünkü burada mesele sadece bir terapi yöntemi değil; insanın kendi geçmişiyle kurduğu bağ.

Dizi boyunca görüyoruz ki, bazen yaşadığımız duyguların kaynağı sadece bugünde değil. Aileden gelen, konuşulmamış ya da bastırılmış hikâyelerin de bugünkü hayatımıza etkisi olabiliyor. ‘Zeytin Ağacı’ bu fikri abartıya kaçmadan, karakterlerin yaşadıkları üzerinden hissettiriyor.

Belki herkes için aynı derecede anlamlı olmayabilir ama şu bir gerçek: Dizi, izleyiciye kendi hayatına dönüp bakma isteği uyandırıyor. ‘Benim taşıdığım yükler gerçekten bana mı ait?’ sorusu ister istemez akla geliyor. Ve belki de dizinin en güçlü tarafı tam olarak bu noktada ortaya çıkıyor.

‘Zeytin Ağacı’ bana şunu düşündürdü: İyileşmek, her şeyi geride bırakmak ya da yok saymak değil; insanın hem kendi yaşadıklarıyla hem de köklerinden, ailesinden, hatta atalarından gelen duygularla yüzleşebilmesi. Çünkü bazen insanın taşıdığı yükler sadece kendisine ait olmuyor. Ve belki de en zor yüzleşme, insanın kendi içindekidir.

Bu dizi sadece bir hikâye anlatmıyor. Bir kapı aralıyor. O kapıdan içeri girmek ise tamamen izleyenin cesaretine kalmış.

Yazarın Diğer Yazıları