Her yıl 8 Mart geldiğinde aynı cümleleri duyarız. Televizyonlarda, sosyal medyada, meydanlarda… ‘Kadın hakları’, ‘kadın mücadelesi’, ‘kadınların eşitliği.’
Aslında insanın aklına şu soru geliyor: Neden hâlâ ‘kadın hakları’ diye ayrı bir başlık açmak zorunda kalıyoruz?
Çünkü hak dediğimiz şey zaten insanın doğuştan sahip olduğu bir değerdir. İnsan haklarının olduğu bir yerde kadınların hakkı ayrıca tartışma konusu olmamalıdır. Ama tarih boyunca bazı yanlış kabuller, alışkanlıklar ve kimi zaman da açıkça cehalet bu gerçeğin önüne duvar örmüştür.
Bugün dünyanın birçok yerinde kadınların eğitim hakkı, çalışma hakkı hatta yaşam hakkı bile hâlâ tartışılabiliyor. Bu durum aslında bize önemli bir şeyi gösterir: Bir toplumun gelişmişliği, kadına verdiği değerle doğrudan ilgilidir.
Kadınların geri planda bırakıldığı, susturulduğu ya da değersiz görüldüğü bir yerde gerçek anlamda ilerlemeden söz etmek zordur. Çünkü toplum dediğimiz şey iki yarıdan oluşur. Yarının birini görmezden gelerek güçlü bir gelecek kurmak mümkün değildir.
Bazen bazı haksızlıkların ‘kültür’ adı altında savunulduğunu da görürüz. Oysa kültür insanı yücelttiği sürece değerlidir. Eğer bir anlayış insanın onurunu zedeliyorsa, buna kültür değil ancak yanlış bir alışkanlık denebilir.
Kadınlar hayatın her alanında var. Evde, işte, sokakta… Bilimde, sanatta, üretimde. Toplumun yarısını oluşturan kadınların güçlü olduğu bir yerde toplum da güçlenir. Bu yüzden kadınların haklarını savunmak yalnızca kadınların meselesi değildir; aslında bütün toplumun meselesidir.
Benim dileğim şudur: Bir gün 8 Mart geldiğinde ‘kadın hakları’ diye ayrı bir mücadeleden söz etmek zorunda kalmayacağımız bir dünya görmek. Çünkü o gün geldiğinde hakların zaten insanın hakkı olduğunu gerçekten kabul etmiş olacağız.
İşte o zaman 8 Mart sadece bir hatırlatma günü değil, gerçekten bir kutlama günü olacaktır.