Toplum olarak bazı kavramları çok sık hatırlatıyoruz.
‘Anne hakkı ödenmez.’
‘Baba hakkı ödenmez.’
Bu sözlere itiraz eden pek çıkmaz.
Ama nedense aynı toplum, bir cümleyi kurmakta hep çekingen davranıyor: Evlat hakkı da yenmez.Çünkü evlat denildiğinde akla hep sorumluluk geliyor. Fedakârlık geliyor. Sabretmek geliyor. Anlamak geliyor. Oysa bir çocuğun da anne ve babasından beklediği, hatta hak ettiği şeyler var.
Her çocuk, güven duyacağı bir ev ister. Korkuyla değil, huzurla büyümek ister. Geleceğini planlarken geçmişin yüküyle ezilmek istemez. Hayatını kurmaya çalışırken, başkalarının hatalarının bedelini ödemek zorunda kalmak istemez.
Bir evlat, anne babasının yanında olur. Zor günlerinde elinden geleni yapar. Bunu zaten sevdiği için yapar. Ama sevgi ile mecburiyet arasında ince ama çok önemli bir çizgi vardır. O çizgi aşıldığında fedakârlık, yavaş yavaş yük olmaya başlar.
Ne acıdır ki bazen çocuklar, daha kendi hayatlarının başındayken omuzlarına yılların ağırlığını almak zorunda kalıyor.
Kuracakları yuvayı erteliyorlar. Hayallerini beklemeye alıyorlar. ‘Kendi hayatım’ diyemedikleri için yıllar sessizce geçip gidiyor.
Oysa ebeveyn olmak, çocukların omzuna yük bırakmak değil; mümkün olduğunca o yükü hafifletmektir. Anne ve babalar kusursuz olmak zorunda değildir.
Herkes hata yapabilir. Hayat bazen insanı zor durumda bırakabilir. Fakat aileyi ayakta tutan şey, yalnızca aynı çatı altında yaşamak değildir.
Aileyi ayakta tutan şey, güven duygusudur. Güven kaybolduğunda sadece para eksilmez. Huzur eksilir. Umut eksilir. Birbirine bakabilen gözler eksilir.
Belki de bu yüzden bugün en çok konuşmamız gereken şey, anne hakkı ya da baba hakkından önce bir başka haktır.
Evlat hakkı...
Çünkü çocuklar, anne babalarının yanlışlarını ömür boyu taşımak için dünyaya gelmez. Onlar, kendi hayatlarını kurabilsinler diye büyütülür. Bir gün herkes yaşlanacak. Herkes çocuklarından sevgi bekleyecek. Ama unutulmaması gereken bir gerçek var:
Sevgi, korkuyla büyümez. Vefa, baskıyla yeşermez. Ve hiçbir evlat, omuzlarına sığmayacak kadar ağır bir yükü taşımak zorunda bırakılmamalıdır.
Belki de birbirimize en çok şu soruyu sormalıyız:
Çocuklarımız bizden geriye kalan borçları mı taşıyacak, yoksa bıraktığımız güzel hatıraları mı?
İnsan ardında mal bırakmayabilir. Servet bırakmayabilir. Ama en azından çocuklarının omzuna, taşıyamayacağı yükler bırakmamalıdır.
İşte gerçek miras, bazen geride bırakılan para değil; geride bırakılmayan yüktür…