İnsan, başına gelenleri çoğu zaman hayatın kaçınılmaz akışı olarak görür.
Karşısına çıkan insanları tesadüf, tekrar eden kırılmaları kötü şans, içinden çıkamadığı döngüleri ise kader diye adlandırır. Çünkü böyle yapmak rahatlatıcıdır. Sorumluluğu dışarıda bırakır.
Oysa insanın en büyük bilinmezliği dış dünya değil, kendi içidir.
Carl Gustav Jung’un yıllar önce işaret ettiği durum tam da burada başlar. İnsanın bastırdığı korkular, yüzleşmekten kaçtığı yaralar, farkında bile olmadığı duygusal kalıplar; çoğu zaman hayatın içinde farklı yüzlerle yeniden karşısına çıkar.
Bu mistik bir iddia değil, oldukça insani bir gerçeklik…
Sürekli benzer insanlarla aynı çatışmaları yaşayanları düşünün. Ortam değişir, isimler değişir, hikâye değişmiş gibi görünür ama duygusal sonuç çoğu zaman hep aynıdır.
Çünkü bazen insan hayatını değil, kendi zihninin kurduğu düzeni yaşar.
Kuantum fiziği, bu duruma, dikkatli yaklaşılması gereken ama düşünmeye değer başka bir pencere açıyor. Bilimsel gerçekliği spiritüel sloganlara indirgemeden şunu söylemek mümkün, gözlemleyen ile gözlemlenen arasındaki ilişki sandığımız kadar düz değil. Ve mesele yalnızca dışarıda ne olduğu değil, bizim neyi nasıl gördüğümüzdür.
Çünkü aynı olay iki farklı insan için iki farklı gerçekliğe dönüşebilir.
Bir ayrılık, bir insan için sondur; diğeri için başlangıç.
Bir kayıp, birini karanlığa iter; diğerini güçlendirir.
Bir başarısızlık, bir zihinde yenilgidir; diğerinde yön değişikliği.
Hayat, çoğu zaman başımıza gelenlerden çok, olanlara verdiğimiz anlamla şekillenir.
Bu yüzden belki de insan kaderini yaşamaktan çok, psikolojisini yaşar.
Ve belki özgürlük dediğimiz şey de tam burada başlar.
Dış dünyayı her zaman kontrol edemezsiniz. İnsanları, kayıpları, zamanı, hayatın sertliğini de…
Ama olan bitene verdiğiniz tepkiyi yönetmeyi öğrendiğinizde, hayatın size karşı değil; sizinle birlikte akmaya başladığını fark edersiniz.
Çünkü şahane hayat, kusursuz olaylarla değil; güçlü bir zihinle kurulur.