Bir insanı kaybettiğimizde duyduğumuz acının tamamı onun yokluğundan kaynaklanmıyor olabilir. Bir kısmı, o insan hayattayken olabileceğimiz insan olamamış olmanın ağırlığıdır. Daha çok dinleyebilirdik, daha az yargılayabilirdik. Bir cümlenin arkasındaki kırgınlığı fark edebilir, bir suskunluğu kişisel algılamak yerine nedenini merak edebilirdik. Ama yapmadık. Sonra bir gün ölüm, ayrılık ya da geri dönüşü olmayan başka bir şey araya girdiğinde yalnızca karşımızdaki insanı değil, onunla yaşayabileceğimiz ihtimalleri de kaybediyoruz. Sanırım bazı ‘keşke’lerin bu kadar ağır olmasının nedeni de bu. İnsan geçmişe dönmek istediğinde aslında zamanı geri almak istemiyor; o zamanki kendisine dönüp başka türlü davranmak istiyor. Çünkü bazı kayıpların ardından insanın içinde kalan en ağır soru ‘O neden gitti?’ değil, ‘Ben neden böyle davrandım?’ oluyor.
Bir insanı tanıdığımızı neye dayanarak söylüyoruz? Kaç yıldır hayatımızda olduğuna mı, ne sıklıkla görüştüğümüze mi, aynı evin içinde yaşamamıza mı? Annemizin hangi yemeği sevdiğini biliyoruzdur ama neden bazı geceler sessizleştiğini bilmeyiz. Babamızın huylarını ezbere sayabiliriz ama en büyük korkusunu hiç sormamışızdır. Sevgilimizin neye kızacağını biliriz ama öfkesinin altında hangi korkunun bulunduğunu düşünmeyiz. Arkadaşımızın hayatındaki bütün gelişmelerden haberdarızdır ama en son ne zaman gerçekten iyi olduğunu bilmeyebiliriz. Çünkü bir insan hakkında bilgi sahibi olmakla onun iç dünyasına temas etmek aynı şey değil. Genellikle insanlar birbirlerinin hayatından haberdar ama birbirlerinden habersiz. Kimin nerede olduğunu, ne yediğini, nereye gittiğini biliyoruz; fakat aynı insanın içinde neler olup bittiğini bilmiyoruz. Daha kötüsü, çoğu zaman merak da etmiyoruz.
Son yıllarda hayatımıza çok güçlü bir dil yerleştirdiler; Kendini seç, sınırlarını koru, sana iyi gelmeyeni hayatından çıkar, kimse için kendinden vazgeçme… Bu düşüncenin haklı olduğu çok yer de var. Kabul, insan kendisini yok ederek bir başkasını sevemez. Sürekli incitildiği, değersizleştirildiği bir yerde kalmak sevginin ispatı değil. Gülseren Budayıcıoğlu’nun anlattığı insan hikâyelerinin önemli bir tarafı da burada duruyor. Yetişkin olduğumuzda kurduğumuz ilişkilerin içine yalnızca bugünkü halimizle girmiyoruz. Çocukluğumuz, eksikliklerimiz, görülme ihtiyacımız, terk edilme korkumuz, sevgiyi nasıl öğrendiğimiz de bizimle geliyor. Bu yüzden kendini tanımak önemli. Fakat burada önemli başka bir soru var, Kendimizi korumayı öğrenirken başkasını gözetmeyi unuttuysak gerçekten iyileştik mi?...
‘Kendimi seçiyorum’ cümlesi insanın kendisini yıllarca yok saydığı bir hayatın ardından özgürleştirici olabilir. Ama aynı cümle, hiçbir fedakârlık yapmak istemeyen bir insanın elinde bencilliğin son derece şık bir gerekçesine de dönüşebilir. Her rahatsızlık ‘sınır ihlali’, her anlaşmazlık ‘toksiklik’, her fedakârlık ‘kendinden vazgeçmek’ değildir. Çünkü sevgi steril bir duygu değildir. Başka bir insanı hayatına gerçekten almak, onun varlığının zaman zaman senin planlarını, konforunu, hatta önceliklerini değiştirmesine izin vermektir. Aksi halde hayatımıza insan almıyoruz; hayatımızın şartlarına uygun insanlar seçiyoruz. İkisi aynı şey değil.
‘Önce kendini sev’ diyoruz. Doğru. Peki sonra? Bu cümlenin devamını nedense çok az konuşuyoruz. Çünkü insanın kendisini sevmesi nihai amaç değilse, belki de başkasını daha sağlıklı sevebilmenin başlangıcıdır. Sevgi sürekli kendinden vazgeçmek değildir. Ama hiçbir zaman kendinden vazgeçmemek de sevgi olabilir mi? Bir anne gece üçte hasta çocuğunun başında beklerken kendisini seçmez. Bir dost, kötü durumda olduğunu bildiği arkadaşının yanında saatlerce otururken kendi konforunu seçmez. Bir eş, diğerinin hayatının en ağır döneminde bazı yükleri fazladan taşırken eşitlik hesabı yapmaz. Bunların her birini ‘kendini ikinci plana atmak’ diye okuyabiliriz. Ama belki insan ilişkilerinin en değerli tarafı tam da budur: Sevdiğimiz insanın iyiliğinin bazı anlarda bizim iyiliğimizden ayrı düşünülememesi.
DEVAMI HAFTAYA YAYINLANACAK…