Toplumların adalet anlayışı bazen kanun kitaplarından değil, günlük hayatta kullanılan sözlerden anlaşılır. İnsanların diline yerleşen deyimler ve tehdit cümleleri, hukuk sistemine duyulan güvenin de bir aynasıdır.
Bizde iki kişi arasında bir anlaşmazlık çıktığında, taraflardan biri çoğu zaman “Seni mahkemeye veririm, hakkımı alırım.” demez. Bunun yerine, “Seni mahkemeye veririm, sürüm sürüm süründürürüm.” der.
Bu söz üzerinde düşünmeye değer.
Çünkü bu cümlede amaç hakkını almak değildir; karşı tarafı uzun ve yorucu bir yargılama sürecinin içine çekerek cezalandırmaktır. Mahkeme, adaletin tecelli ettiği bir makam olmaktan çıkar; zaman kaybının, belirsizliğin, masrafın ve yıpranmanın yaşandığı bir süreç olarak algılanmaya başlar.
Oysa mahkemelerin görevi insanları süründürmek değil, haklı ile haksızı makul sürede ayırmaktır.
Adaletin en önemli ilkelerinden biri, doğru karar vermektir. Ancak tek başına doğru karar yeterli değildir. O kararın zamanında verilmesi de gerekir. Yıllar sonra verilen en doğru karar bile, çoğu zaman adalet duygusunu tam olarak karşılamaz. Bu nedenle hukuk düşüncesinde sıkça dile getirilen bir ilke vardır: “Geciken adalet, adalet değildir.”
Çünkü zaman da adaletin ayrılmaz bir parçasıdır.
Bir alacağını on yıl sonra tahsil eden kişi, belki hukuken hakkını almıştır; ancak kaybettiği yılları geri alamaz. Haksız yere yargılanan bir insan yıllar sonra beraat ettiğinde, itibarını, sağlığını, ailesiyle geçiremediği zamanı veya kaybettiği fırsatları geri getirmek mümkün olmayabilir. Mahkeme kararı dosyayı kapatabilir; fakat bazen hayatın açtığı yaraları kapatamaz.
Adalet, yalnızca mahkeme salonlarında verilen hüküm değildir. Adalet, insanların devlete duyduğu güvenin temelidir. Eğer vatandaş, mahkemeye gitmeyi bir çözüm yolu olarak değil de uzun ve yorucu bir ceza süreci olarak görmeye başlıyorsa, burada yalnızca bireysel bir memnuniyetsizlik değil, toplumsal bir güven sorunu vardır.
Elbette hiçbir hukuk sistemi bir davayı aceleyle sonuçlandırmamalıdır. Hız uğruna doğruluktan vazgeçilmesi de adaleti zedeler. Deliller dikkatle incelenmeli, taraflar dinlenmeli, savunma hakkı eksiksiz kullanılmalıdır. Ancak titizlik ile gecikme aynı şey değildir. İyi işleyen bir hukuk sistemi, hem doğru hem de makul sürede karar verebilen sistemdir.
Adaletin simgesi olan terazinin iki kefesi vardır. Belki bugün o terazinin görünmeyen üçüncü bir unsura daha ihtiyacı vardır: zamana. Çünkü zamanında işlemeyen terazi, ne kadar doğru tartarsa tartsın, toplumun vicdanını tam olarak tatmin edemez.
Güçlü bir devlet, vatandaşını mahkeme korkusuyla terbiye eden devlet değildir. Güçlü devlet; vatandaşının mahkemeye güvenle başvurduğu, “Orada hakkımı alırım.” diyebildiği devlettir. İnsanlar mahkemeyi bir tehdit aracı olarak değil, hakkın teslim edildiği bir kurum olarak görmeye başladığında, hukuk gerçek anlamda toplumun temeli olur.
Belki de günlük dilimizdeki o cümleyi değiştirebildiğimiz gün, adalet anlayışımızın da değiştiğini göreceğiz.
İnsanlar birbirlerine, “Seni mahkemeye veririm, süründürürüm.” değil; “Mahkemeye gideriz, hukuk kimin haklı olduğuna karar verir.” diyebildiklerinde, yalnızca sözlerimiz değil, adalet kültürümüz de değişmiş olacaktır.
Çünkü gerçek adalet, insanları yoran değil; haklıyı gecikmeden hakkına kavuşturan, haksızı da hukuk içinde hesap vermeye çağıran adalettir. Toplumun vicdanında güven oluşturan adalet, hem tarafsız, hem erişilebilir, hem de zamanında tecelli eden adalettir. İşte hukuk devletinin en önemli ölçüsü de budur.