Renklerimizi kaybettik. Bunu sadece kıyafetlerden, binalardan ya da şehirlerin griye dönmesinden bahsetmek için söylemiyorum.
Hayat siyah beyaz akmıyor belki ama tonları azaldı. Tepkilerimiz keskinleşti, duygularımız sadeleşti, yüzlerimiz birbirine benzemeye başladı.
İnsan hep insandı.
Eskiden insanlar daha çok konuşurdu. Gerçekten konuşurdu. Şimdi herkes daha temkinli, daha mesafeli. Herkes bir adım geri çekilmiş gibi.
Renk dediğim şey sadece neşeli olmak değil. Farklılık demek. Çeşitlilik demek. Aynı bir ortamda hem sessizlerin hem yüksek seslilerin bulunması demek. Şehirler de değişti. Yeni yapılan binalar birbirine benziyor. Sokaklar aynı. Tabelalar aynı. İnsan yüzleri bile benzer ifadeler taşıyor. Koşuşturma, geçim derdi, gelecek kaygısı. İnsanların daraldığı bu alanda fark ettiyseniz renk yok.
Mesela dikkat edersiniz. Herkes 70’lerin, 80’lerin modasını konuşuyor. O dönemin kıyafetleri yeniden konuşuluyor. Eski şarkılar yeniden listelerde. Gençler bile o yılların tarzını sahipleniyor.
Demek ki bugünde eksik olan bir şey var.
Renkli gömlekler, geniş paçalar, iddialı desenler. İnsanlar giyinirken görünmekten çekinmiyordu. Tarz bir ifade biçimiydi. Kimlik saklanmıyordu. Şimdi ise daha sade, daha risksiz, daha birbirine benzeyen tercihler öne çıkıyor.
Mesele sadece kıyafet değil. O yılların şarkılarına bakın. Sözler daha net, daha derin, daha hikâye anlatan bir yapıdaydı. Aşk anlatılırken gerçekten bir duygu aktarılırdı. Ayrılık anlatılırken insanın içine dokunurdu. Bugün ise ritim ön planda, sözler arka planda kalıyor. Tüketim hızlandı, duygular yüzeyselleşti.
Ama şimdi renk yok.
Şu an herkes yaşıyor ama can yok gibi…