O yüzden ‘Önce ben mi, önce sevdiklerim mi?’ sorusunun doğru bir soru olduğundan bile emin değilim.
Gerçek sevginin içinde bu sıralama zaman zaman anlamını kaybeder. Çünkü güçlü bir ‘biz’, iki ayrı ‘ben’in yok olması değildir; iki ‘ben’in gerektiğinde birbirine yer açabilmesidir. Kendinden vazgeçmeden bir başkasına yer açabilmek, belki de sevginin en zor tarafıdır. Çünkü sevgi yalnızca hissettiğimiz bir duygu değil, başka bir insanın varlığının bizim için sonuçları olmasını kabul etmektir.
Sonra gurur giriyor işin içine. İnsan ilişkilerinin belki de en ustaca kılık değiştiren duygularından biri…‘Ben artık aramam’, ‘İstiyorsa o gelsin’, ‘Ben üzerime düşeni yaptım’, ‘Bir daha asla.’ Bunların hepsinin gerçekten gurur olduğundan emin miyiz?
Bazen gurur dediğimiz şey reddedilmekten korkmaktır. Bazen özür dilersek küçüleceğimizi düşünmektir. Bazen karşı tarafın bizi hâlâ sevip sevmediğini öğrenmeye cesaret edememektir. Bazen de incinmiş tarafımızı göstermek yerine güçlü görünmeyi seçmektir.
İnsan kendisine ‘Gururluyum’ dediğinde güçlü hisseder; ‘Korkuyorum’ dediğinde ise kendisiyle karşılaşmak zorunda kalır. Belki bu yüzden birincisini daha çok seviyoruz.
Üstün Dökmen’in iletişim üzerine yıllardır anlattıklarını düşündüğümüzde de mesele yalnızca konuşmak değil, karşımızdakinin dünyasına girebilmekte düğümleniyor. Çünkü iletişimsizlik her zaman insanların konuşmamasından doğmuyor.
Bazen iki insan saatlerce konuşuyor ama ikisi de yalnızca kendisini savunuyor. Kimse karşısındakinin dünyasına geçmiyor. İkisi de kendi acısının görülmesini istiyor fakat diğerinin acısını görecek kadar kendi haklılığından uzaklaşamıyor.
Sonunda ikisi de haklı çıkıyor ve ikisi de birbirini kaybediyor.
Belki insanın kendisine sorabileceği en ağır sorulardan biri de burada duruyor; Haklı olmakla bir insanı kaybetmek arasında seçim yapmak zorunda kalsaydım, bugün verdiğim kararların kaçını yine verirdim?
Ölüm hakkında konuşmayı sevmiyoruz. Oysa hayat hakkında düşünmenin en dürüst yollarından biri ölümden geçiyor. Çünkü ölüm, önem sıramızdaki sahtekârlıkları ortaya çıkarıyor.
Aylarca konuşmadığımız insanın ölüm haberini aldığımız anda neden küslüğümüz küçülüyor? Neden söylediği ağır bir söz bir anda eski ağırlığını kaybediyor? Neden ‘Ben asla aramam’ dediğimiz insanı bir kez daha duyabilmek için her şeyi vermeye hazır hale gelebiliyoruz?
Çünkü ölüm insanı değiştirmiyor. Ölüm, neyin gerçekten önemli olduğunu acımasız biçimde görünür hale getiriyor.
Asıl rahatsız edici olan da bu.
Demek ki bazı şeylerin değerini bilmiyor değiliz; biliyoruz. Sadece kaybetmeyeceğimizi düşünüyoruz.
İnsan sevdiği insanların faniliğini aklıyla biliyor ama ilişkilerini sanki sonsuz zaman verilmiş gibi yaşıyor.
Yarın konuşuruz, bir ara gideriz, sonra hallederiz, bir gün söylerim, bir gün affederim…
Oysa hayatın bize hiçbir yerde vermediği bir söz var: ‘Bir gün’ün geleceğinin garantisi.
Belki ölümün bize hatırlattığı en sert gerçek, hayatın bitecek olması değil; telafi edebileceğimizi sandığımız her şey için gerçekten vaktimiz olmayabileceği.
Tüm bunların üzerine karşıma 31 Ekim-1 Kasım’da yapılacak bir psikoloji zirvesi çıktı. Gülseren Budayıcıoğlu, Üstün Dökmen, Kemal Sayar, Pınar Sabancı, Sinan Canan ve Gökhan Çınar’ın yer aldığı ‘Neden böyleyim? Nasıl değişebilirim?’.
Çünkü insan ömrünün önemli bir bölümünü başkalarının neden öyle olduğunu çözmeye çalışarak geçiriyor. Neden bana böyle söyledi, neden beni anlamadı, neden değişmedi, neden aramadı, neden kıymetimi bilmedi?
Belki bir noktada zamiri değiştirmek gerekiyor.
Ben neden sustum? Ben neden sevgimi göstermekte zorlandım? Ben neden kırılınca cezalandırmayı seçtim? Ben neden haklı çıkmaya, anlaşılmaktan daha fazla ihtiyaç duydum? Ben neden karşımdakinin yarasını görmek yerine yalnızca kendi yarama baktım?
Ve daha önemlisi, Benim sevme biçimim, sevdiğim insanların hayatında nasıl bir duygu bırakıyor?
Çünkü kendimizi iyi insanlar olarak görmek kolay. Zor olan, bizi seven insanların hayatında nasıl insanlar olduğumuza bakabilmek.
Bir gün hepimiz birilerini kaybedeceğiz. Bazılarını ölümle, bazılarını ayrılıkla, bazılarını zamanla, bazılarını da aynı şehirde, hatta aynı evde yaşamaya devam ederken.
Fakat insanın en ağır kaybı bazen karşısındaki insan olmayabilir.
Onunla yaşayabileceği halde yaşayamadığı yakınlıktır. Söyleyebileceği halde söylemediği cümledir. Anlayabileceği halde anlamadığı andır. Sarılabileceği halde sırtını döndüğü gecedir. Yani insan bazen bir başkasının ardından değil, kendi kaçırdığı ihtimallerin ardından yas tutar.
Belki ölümden bu yüzden bu kadar korkuyoruz. Sadece sevdiklerimizi aldığı için değil, telafi ihtimalini de beraberinde götürdüğü için.
Ve belki hayatın en zor sorusu ‘Beni kim gerçekten seviyor?’ değildir. Daha zor olanı, ‘Ben, sevdiğimi söylediğim insanların hayatında sevgimin gerçekten hissedilebildiği biri miyim?’ sorusudur. Çünkü bir gün hepimizin hikâyesi bitecek. O gün geriye ne kadar haklı olduğumuz, gururumuzu ne kadar iyi koruduğumuz ya da kaç tartışmayı kazandığımız kalmayacak. Geriye çok daha ağır bir hesap kalacak; Birbirimizin hayatındayken, birbirimizin kıymetini gerçekten bilip bilmediğimiz…