İnsan bazen bir yere ait olamamaktan değil, artık eskiden olduğu kişi olamamaktan yoruluyor. Jean-Michel Guenassia'nın İflah Olmaz Optimistler Kulübü kitabını okurken en çok bunu düşündüm.
Bir insanın ülkesi, evi, sevdikleri, hayalleri elinden alınabilir. Peki, geçmişi? Onu da geride bırakabilir mi? Ya da daha önemlisi, insan kendi geçmişiyle yaşamayı öğrenmeden gerçekten yeni bir hayata başlayabilir mi?
Kitapta beni asıl etkileyen, ülkelerini terk etmek zorunda kalan insanların Paris'te bir kafede buluşmaları değildi. O insanların geçmişlerinden taşıdıkları yüklerle aynı masanın etrafında oturabilmeleriydi. Kimi pişmanlıklarıyla, kimi özlemleriyle, kimi de bir zamanlar uğruna her şeyini göze aldığı düşüncelerin hayal kırıklığıyla yaşıyordu. Düşündüm de insan bazen en çok inandığı şeylerden yara alıyor.
Bir düşünceye, bir insana, bir geleceğe bütün kalbinizle inanıyorsunuz. Sonra hayat öyle bir noktaya getiriyor ki sizi, o inancınızla gerçekler arasında kalıyorsunuz. İşte insanın kendi içinde verdiği mücadele de burada başlıyor.
Michel'in hikâyesi de bu yüzden çok kıymetli geldi bana. Henüz çocuk yaşta yetişkinlerin dünyasına giriyor. Onları tanıdıkça insanların göründükleri kadar güçlü, haklı ya da tutarlı olmadıklarını öğreniyor. Aslında hepimizin büyürken yaşadığı o büyük hayal kırıklığına tanıklık ediyoruz. Yetişkinlerin de korktuğunu, yanıldığını, yanlış kararlar verdiğini ve bazen kendi hayatlarının altında ezildiğini fark ediyor.
Bir de Sacha var...
Onun üzerinde özellikle düşündüm. Çünkü insanları iyi ve kötü diye ayırmak ne kadar kolay, değil mi? Birinin geçmişini öğrenip hükmümüzü veriyoruz. Oysa aynı insanın içinde hem iyilik hem bencillik, hem şefkat hem korkaklık bulunabiliyor. Bir insanın yaptığı iyilik geçmişindeki yanlışları silmiyor. Ama geçmişteki yanlışları da onun bütün insani taraflarını yok etmiyor.
Birini anlamakla haklı bulmak arasındaki farkı bir kez daha düşündüm.
Kitapta satranç da ayrı bir anlam taşıyor benim için. Hayat gibi... Bir hamle yapıyorsunuz, karşılığında ne kaybedeceğinizi bazen yıllar sonra öğreniyorsunuz. Üstelik her zaman doğruyla yanlış arasında seçim yapmıyoruz. Bazen iki yanlışın, iki acının, iki kaybın arasında kalıyoruz. Sonra da verdiğimiz kararlarla yaşamaya çalışıyoruz. Ama beni en çok kitabın adı düşündürdü: İflah Olmaz Optimistler Kulübü.
Neden iflah olmaz?
Bunca kayba, hayal kırıklığına, pişmanlığa rağmen insan nasıl hâlâ iyimser kalabilir? Acaba gerçekten umut ettikleri için mi, yoksa umut etmekten vazgeçerlerse ellerinde hiçbir şey kalmayacağını bildikleri için mi? Bence ikisi de.
Çünkü bazen iyimserlik, her şeyin güzel olacağına inanmak değildir. Her şeyin eskisi gibi olmayacağını kabul edip yine de yaşamaya devam edebilmektir.
Bir de şu var: İnsan her zaman başka bir ülkeye giderek sürgün yaşamıyor. Bazen bir ilişkinin bitişiyle, bazen büyük bir hayal kırıklığıyla, bazen de yıllarca inandığı bir gerçeğin yıkılmasıyla kendi hayatına yabancılaşıyor. Aynı evde, aynı şehirde, aynı insanların arasında yaşarken bile eski hayatınıza dönemeyeceğinizi hissedebiliyorsunuz. Belki de hepimizin içinde bir yerlerde küçük bir sürgün var. Ve hepimiz zaman zaman o kafedeki insanlar gibi, bizi anlayacak birilerini arıyoruz. Her şeyi anlatmak zorunda kalmadan yanlarında oturabileceğimiz, yaralarımızı saklamayacağımız insanları...
Kitabı bitirdiğimde iyimserlik üzerine düşündüklerim biraz değişti. Artık iyimserliği yalnızca güzel şeyler beklemek olarak görmüyorum. Bazen insanın yaşadığı onca şeye rağmen kalbini hayata kapatmaması da iyimserlik. Yine de kendime şu soruyu sormadan edemedim: Geçmişi kabullenmekle geçmişten kaçmak arasındaki çizgi nerede başlıyor? Sanırım bunun cevabı herkes için farklı.
Ama şuna inanıyorum: İnsan geçmişini değiştiremiyor, kaybettiklerini her zaman geri getiremiyor, yaptığı seçimlerin sonuçlarını da ortadan kaldıramıyor. Yine de bundan sonra nasıl bir insan olacağına karar verebiliyor.
Belki de iflah olmaz optimist olmak tam olarak budur. Her şeye rağmen, yeniden başlayabilecek cesareti kendinde bulmak.