Kübra Yıldırım

Kusur Dediğin, İnsanın Ta Kendisi

Kübra Yıldırım

Bazen kendimize sorarız: İnsan doğduğunda tam mıdır, yoksa hep bir şeyler mi eksik kalır? Tarih boyunca pek çok düşünür bu soruya ‘eksik’ yanıtını vermiştir. Doğal halimizde birbirimize karşı koyan, korkan, üstünlük peşinde koşan varlıklarız. Barış, uyum ve ortak iyilik bize doğuştan verilmez; akıl, kurallar, eğitim ve sözleşmelerle sonradan inşa ederiz bunları.

Bu bakışın kökleri mitlere, felsefeye ve uzak geleneklere uzanır. İnsan başlangıçta çıplak ve savunmasızdır; hayvanlar gibi içgüdülerle donatılmamıştır. Bir araya gelince zarar verir, sonra utanç, adalet ve saygı gibi duyguları geliştirir. Yani insan, bitmiş bir varlık değil; şekillendirilmesi gereken bir ham maddedir.

Hayatlarımızda da bu tamamlanmamışlığı hissederiz: Çocukken aciziz, yetişkinken korkularımız, bencilliklerimiz sürer. Toplum bizi dizginler, kültürle doldurur boşluklarımızı.

Ama ya bu boşluk gerçek değilse? Ya doğamız yıkıcıyla yapıcıyı, bencille fedakarı, korkuyla güveni iç içe barındırıyorsa? Bu zıtlıklar bizi zayıf değil, esnek ve yaratıcı kılar. Yalnızca yıkıcı olsak topluluklar ayakta kalamaz; yalnızca uyumlu olsak yenilik doğmaz. Tarih, savaşlarla barışların, yıkılışlarla doğuşların öyküsüdür hepsi bu gerilimin ürünü.

Belki ‘eksiklik’ dediğimiz, tam da bu gerilimdir. Biz tamamlanmayı bekleyen değil, sürekli dönüşen varlıklarız. Bu sayede kültürler, siyasetler, sanatlar doğar; bireyler kendini yeniden tanımlar.

Asıl mesele, bu ikiliği kabul etmek: Ne her şeyin doğal akışında güzel olacağını sanmak, ne de baştan kaybedilmiş varsaymak. Gerçekçi umutla yaşamak: Karanlık ve aydınlık yanlarımızı bilerek. İnsan bu olmak, kusursuzluk değil; kusurlarla anlam aramak, düzen kurmak, dönüştürmektir. En büyük zenginlik, bu arayışın hiç bitmeyeceğini bilmektir.
 

Yazarın Diğer Yazıları