Geçen günlerde Samir Chopra ile yapılmış bir söyleşiyi okudum. Chopra, felsefe profesörü ve aynı zamanda felsefi danışmanlık yapıyor. Konuşma kaygı üzerineydi. Ama bildiğimiz türden doktorun size verdiği bir teşhis gibi değil, hayatın ta kendisiyle ilgili. Doğumdan ölüme, hepimizin içinde taşıdığı o sessiz tedirginlik.
Chopra'ya göre kaygıyı korkudan ayırmak gerek. Korkunun bir nesnesi vardır: örümcek, uçak, sınav. Kaygının ise yoktur. Belirsiz, biçimsiz, önceden hissedilen bir ürperti gibidir. Üç türlü karşımıza çıkar: varoluşsal kaygı, ölüm korkusu ve Freud'un bahsettiği sevgiyi kaybetme korkusu. Bunların hiçbiri birbirinden keskin çizgilerle ayrılmaz. Herkesin kaygısı, herkesin hayatı kendine özgüdür.
Chopra Budist felsefeyle başlıyor. Buda'ya göre acı çekmemizin nedeni, bazı gerçekleri yeterince derinden kavrayamamaktır. Yaşlanacağız, sevdiklerimizi kaybedeceğiz, öleceğiz. Bunları biliriz ama gerçekten idrak etmeyiz. Tıpkı göz ameliyatı olup da bandajı açıldığında görüyorum deyip masaya çarpan biri gibi. Bildiğini sanmakla bilmek arasında uçurum vardır.
Peki ya ben dediğimiz o sürekli varlık? Buda'ya göre öyle bir ben yoktur, kendimizi yanlış anlamamızdan doğar. Chopra bunu bir film metaforuyla anlatıyor. Film bitince ağlayan birine filmin ne olduğunu anlatmak gerekir. Aynı şey benlik için de geçerlidir.
Heidegger ise kaygıyı bir ruh hali olarak görür. Bu hal, bize her şeyin ne kadar geçici ve bağlama bağlı olduğunu gösterir. Sanılanın aksine ruh halleri bizi yanıltmaz, tam tersine gerçeği gösterir. Kaygı anında, üzerine inşa ettiğimiz anlamların ne kadar kırılgan olduğunu fark ederiz. Sartre'ın Bulantı romanındaki o meşhur sahne gibi: Kahraman bir ağacın köklerine bakar, onları olduğu gibi görür, ne olduklarını değil, sadece var olduklarını. Kaygı, işte o çıplak gerçeklikle yüzleşmektir.
Peki kaygıyla nasıl yaşanır? Chopra, önce onu kabul etmek gerektiğini söyler. Onu ortadan kaldırmak için değil, onunla birlikte var olmayı öğrenmek gerekir. Kaygıyı hemen savuşturmaya çalışmak yerine, durup düşünmek. Ona bir nesne vermek.
Kaygı aynı zamanda bizi değerlerimizle yüzleştirir. Ona uygun yaşamadığımızda ortaya çıkar. Bu yüzden kaygı bir uyarı ışığı gibidir. Hangi değerleri seçtiğimizi, bu değerlerin nereden geldiğini sorgulatır. Kendimize sorarız: Bu hayat gerçekten benim hayatım mı?
Marcuse gibi eleştirel teorisyenler ise şöyle der: Kaygıyı kabullenmek, mevcut düzeni kabullenmek midir? Chopra bu soruyu önemser. Kaygı kaçınılmazsa, o zaman dünyayı kaygıyı artırmayacak şekilde düzenlemek boynumuzun borcudur. Bu, teslimiyet duygusundan sıyrılıp mücadeleye yönelmektir. İşimize, koşuşturmamıza, gündelik hayatın içinde kaybolup gitmemize karşı bir fark ediştir.
Chopra tüm bu fikirlerle felsefi danışmanlık yapıyor. Amacı, insanların inançlarını ve değerlerini sorgulayarak kendilerini daha iyi anlamalarına yardımcı olmak. Antik Yunan'dan Buda'ya kadar felsefe zaten buydu: Ruhu iyileştirmek. Modern psikoterapinin kökleri de felsefededir. Freud, Schopenhauer ve Nietzsche'den etkilenmiştir. Bilişsel davranışçı terapi stoacılığa dayanır. Yani felsefe, aslında hiçbir zaman ruh sağlığından uzak durmamalıydı.
Chopra'nın söyleşisi bana şunu hatırlattı: Kaygı, hayatın doğal bir parçası. Onu yok saymak yerine anlamaya çalışmak, ne anlama geldiğini çözmeye odaklanmak kendimizi tanımanın en insani yolu.