Kübra Yıldırım

İçimizdeki Çokluk

Kübra Yıldırım

İnsanın kendisiyle çatışmadan yaşayıp yaşayamayacağı sorusu, felsefesinin en eski çıkmazlarından birine temas eder. İkili bir çerçevede var olmak, bilincin yapısına kök salmış bir zorunluluktur.

Kierkegaard'ın dikkat çektiği üzere insan, sonlu bir bedende sonsuz olasılıkları barındırır. Bu barındırma çabası, ister istemez ruhsal bir uyuşmazlık doğurur. Söz konusu uyuşmazlık, hastalıklı bir bölünmeden ziyade zengin bir varlık biçimi olarak okunmalıdır. Zira mutluluk arzusu ile hüznü düşünme eğilimi aynı zihnin ayrı işlevleridir. Zihin, mutluluğu korumak adına risk senaryoları üretirken kendini kederli düşüncelerin içinde bulur.

Benzer biçimde, kendini sevmeme hali benlik ile öz arasındaki mesafenin bir yansımasıdır. Benlik, toplumsal başarısızlıkları ve maskeleri temsil ederken öz, sessiz ve değişmeyen bir çekirdeği var eder. Dikkat çekme arzusu ile reddetme eğilimi ise yakınlık ve özgürlük arasındaki yüzyıllardır süregelen gidiş geliştir. Bu gidiş geliş, insanın sınırlarını koruma içgüdüsünün akılcı bir görünümüdür. İnsanları iyileştirme çabası, onları düzeltmeye dönüştüğünde sınır ihlali başlar. Sınır ihlali, başkalarının yükünü taşımaya çalışan kişinin kendi kalbini kırmasıyla sonuçlanır. Dinlemeyi sevip iç dünyasını anlatamama hali, mahremiyetin korunmasına dair bilinç dışı bir yöntemdir. Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo, çok katmanlı bir benliğin göstergesidir.
Tutarlılık arzusu, Aydınlanma Çağı'nın insana dayattığı akılcı bir idealdir. Oysa romantik gelenek, insanın akıl dışı derinliklerini ve içsel çatışmalarını merkeze alır. Kierkegaard'a göre kaygı, özgürlüğün baş dönmesidir ve bu baş dönmesi seçim yapmanın kaçınılmaz bedelidir. Her seçim, diğer olasılıkların ölümü anlamına gelir ve bu ölüm bilinci kaygıyı doğurur. Dolayısıyla çelişkileri ortadan kaldırmak, insanın kendi derinliğini yok etmesiyle sonuçlanabilir. Asıl sorun, karşıt eğilimleri tek bir potada eritmekten ziyade, onları içsel bir bütünlük içinde kucaklamaktır. Yaşayan bir çelişki olmak, aslında yaşayan bir insan olmanın en dürüst ifadesidir. Robotlar tutarlıdır; insanlar ise dalgalı, gelgitli ve çok seslidir.

Bu çok seslilik, kişinin kendi içindeki farklı sesleri bastırmadan var olabilmesini gerektirir. Kendini bir hata olarak görmek, dünyada var olmanın doğasını yanlış okumaktır. İnsan, birbiriyle konuşan, tartışan ve zaman zaman çatışan parçaların oluşturduğu bir bütündür. Bu bütünlük, sürekli hareket halindeki bir denge durumudur. Denge, karşıt kuvvetlerin sürekli mücadelesiyle ayakta kalır.

Kierkegaard'ın ifadesiyle hayat ileriye doğru yaşanır ancak geriye doğru anlaşılır. Şu anki kaos, ileride anlam kazanacak bir derinliğin habercisidir. İçsel çatışmayı bir kusur olarak görmek yerine, farkındalığın ve şefkatin bir kanıtı olarak okumak gerekir. Kendini sevmeme söylemi, çoğu zaman iç dünyaya dair derin bir farkındalığı gizler. Bu farkındalık, kendini sevmek denen olgunun en saf biçimidir. İnsan, karmaşıklığı içinde biricik olan bir canlıdır.

Yazarın Diğer Yazıları