Bir insanın ne kadar değerli olduğunu anlamak için eskiden sahip olduklarına bakılırdı. Bugün buna bir başka ölçü eklendi. Ne kadar meşgul olduğu. Kiminle görüştüğü, hangi işlerin peşinden koştuğu, kaç sorumluluğu aynı anda taşıdığı, kendisine ne kadar az yer kaldığı bütün bunlar kişinin toplumsal ağırlığı hakkında fikir veriyor. Çok yoğunum cümlesi yakınma olmaktan çıkıyor, kişinin kendi hakkında verdiği bilgiye dönüşüyor.
Çalışmak, insan hayatının zorunluluklarından biridir. Emek, geçim, yükselme arzusu, mesleki sorumluluklar ve ekonomik koşullar insanı yoğun bir yaşama sürükleyebilir. Buradaki kırılma başka bir yerde ortaya çıkıyor. Meşguliyetin hayatın bir sonucu olmaktan çıkıp, hayatın değerini kanıtlayan bir işarete dönüşmesinde. İnsan bazen yaptığı işlerden çok, ne kadar işi olduğunu anlatıyor. Yorgunluğunu sergiliyor, yetişemediğini söylüyor, kendisine ulaşmanın güçlüğünü bir tür itibar göstergesi gibi taşıyor.
Bu tavrın arkasında tanıdık bir varsayım var. Çok talep gören insan değerlidir, değerli insanın zamanı başkaları tarafından istenir, zamanı sürekli başkalarının talepleriyle dolan kişi de yetkin, çalışkan ve başarılı biri olarak görülür. Bellezza, Paharia ve Keinan’ın araştırması bu algı zincirini inceliyor. Çalışmalarında, yoğun çalışan ve boş vakti sınırlı insanlar daha yüksek statüyle ilişkilendiriliyor, bunun ardında onların becerikli, hırslı ve iş hayatında rağbet gören kişiler oldukları yönündeki çıkarımlar bulunuyor.
Buradan bakınca yoğunluk, kişinin üretkenliğini kişisel değer ölçüsüne dönüşüyor. Sürekli çalışan insan çalışkanlığını, çalışkanlık üzerinden yetkinliğini, yetkinlik üzerinden toplumsal değerini görünür kılıyor. Dinlenmek ise giderek açıklama gerektiren bir hale gelebiliyor. Bir akşamı boş geçirmek, herhangi bir şey yetiştirmemek, ulaşılabilir olmak bazı çevrelerde huzurdan çok mahcubiyet uyandırabiliyor. İnsan kendi hayatının temposunu seçmek yerine, temposunun başkalarının gözündeki karşılığını hesaplamaya başladığında meşguliyet kişisel bir durum olmaktan çıkıyor.
Gösterişçi meşguliyetin tuhaflığı burada yatıyor. İnsanlık uzun süre zenginliği sahip olunan şeylerin miktarı üzerinden gösterdi, şimdi sahip olunamayan bir şey, yani kişiye ait olmayan süre, statünün işaretlerinden birine dönüşebiliyor. Kendi hayatına ayıracak gücü kalmayacak kadar talep görmek, bazı çevrelerde başarıya dair güçlü bir kanıt sayılıyor. Oysa yoğunluk, kendi başına bir meziyet taşımıyor. Çok iş yapmak değer üretebilir, çok işinin olduğunu göstermek ise bambaşka bir toplumsal davranış biçimi.
Dönemimizin en ironik tezatlarından biri belki de şu: İnsan hayatını kolaylaştırmak, daha fazla imkana sahip olmak ve daha rahat yaşamak için çalışıyor. Ardından bütün bu çabanın karşılığını, ne kadar az rahat edebildiğini göstererek kanıtlamaya başlıyor. Meşguliyet arttıkça itibarın da artacağına inanılan yerde insan sadece kendi yükünü sırtlanmakla kalmıyor, o yükün görünür olmasına da ihtiyaç duyuyor. Bir süre sonra kişi hayatını yaşamaktan çok, hayatının ne kadar dolu olduğunu açıklamaya başlıyor. Gösterişçi meşguliyet, bu noktada bir yoğunluk hali değil, toplumsal bir dil haline geliyor.