Ezgi Tek

Gerçekliğin Dijital Kamuflajı: Sosyal Medyada Yok Olan Hayatlar

Ezgi Tek

Bir kafede oturup etrafınızı izlediğiniz o eski, sıradan anları hatırlıyor musunuz? Bugün o kafelerde insanlar kahvelerini yudumlamıyor; kahvelerinin doğru ışıkta, doğru açıyla çekilmiş fotoğraflarını çekiyor. Anı yaşamak, yerini anı ‘belgelemeye’ ve daha da önemlisi, o anı başkalarının gıpta edeceği bir vitrine dönüştürmeye bıraktı.

Tam da bu noktada sormamız gerekiyor: Sosyal medya, gerçekliği yansıtan bir ayna mı, yoksa onu yavaş yavaş yok eden bir illüzyon odası mı?

Fransız sosyolog Jean Baudrillard, yıllar önce ‘simülasyon’ teorisinden bahsettiğinde bugünün Instagram ve TikTok dünyasını öngörmüş gibiydi. Baudrillard’a göre gerçekliğin kendisi giderek önemini yitirmiş, yerini onun kopyalarına ve göstergelerine bırakmıştı. Bugün sosyal medyada yaşadığımız da tam olarak bu.

Bir tatilin güzelliği, orada hissedilen huzurla değil, paylaşılan fotoğrafın aldığı beğeni sayısıyla ölçülüyor. Bir ilişkinin derinliği, yıldönümünde yazılan upuzun, ağdalı dijital mesajlarla kanıtlanmaya çalışılıyor. Gerçek duygular ve deneyimler, dijital onaylanma arzusunun gölgesinde kalıp eriyor.

İşin tehlikeli boyutu ise bu kurgusal dünyayı zamanla ‘gerçek’ ilan etmemiz. Filtrelerin pürüzsüzleştirdiği yüzler, kusursuzca düzenlenmiş evler, bitmek bilmeyen seyahatler ve her daim mutlu aile tabloları...

Ekrandan taşan bu mükemmellik dalgası, sıradan insanın gerçek, kusurlu ve inişli çıkışlı hayatını bir ‘başarısızlık’ gibi hissettirmeye başlıyor. Oysa o pürüzsüz ekranların arkasında borçla alınmış lüks kıyafetler, yalnızca fotoğraf karesi için gülümseyen mutsuz çiftler ve derin bir yalnızlık hissi gizlenebiliyor. Gerçeklik, beğeni algoritmasının acımasız çarkları arasında elenirken geriye yalnızca parlatılmış ambalajlar kalıyor.

Sosyal medya bize geniş bir özgürlük alanı sunarken paradoksal bir şekilde bizi ‘görünür olma’ baskısıyla karşı karşıya bıraktı. ‘Görünüyorum, o hâlde varım’ düsturu, sahici olan her şeyi tahrif ediyor. Artık acılar bile estetik bir kaygıyla, bir filtre eşliğinde paylaşılıyor. Yas tutmanın, sevinmenin ya da öfkelenmenin bile dijital bir ‘raconu’ var.

Bu durum, insan psikolojisinde derin bir yabancılaşma yaratıyor. Kişi, kendi kurguladığı dijital kimliğe yetişmeye çalışırken aynadaki gerçek kendisinden giderek uzaklaşıyor.

Gerçekliğin sosyal medyada yok olması, yalnızca bireysel bir estetik sorunu değildir; bu, insanın hakikatle kurduğu bağın zayıflaması meselesidir. Sahteliğin bu denli görünür ve yaygın hâle geldiği bir çağda, belki de en büyük devrim ‘sıradan’ ve ‘kusurlu’ kalabilmektir.

Ekranı kapatıp kahvenin soğumasına izin vermeden tadını çıkarmak, bir dostun gözünün içine bakarak konuşmak ve hayatı hiçbir dijital onay mekanizmasına ihtiyaç duymadan, yalnızca kendimiz için yaşamak...

Kendimize ait o gerçek hayatı, dijital dünyanın illüzyonuna kurban etmemek bizim elimizde.

Çünkü hayat, ekranda kaydırdığımız gönderilerde değil; tam şu an, nefes aldığımız o filtresiz gerçeklikte akıp gidiyor.
 

Yazarın Diğer Yazıları