Kadın cinayeti sözünü duyduğumuzda zihnimizde çoğu zaman tekil bir trajedi belirir: ani bir öfke patlaması, kontrolsüz bir an, yanlış giden bir ilişki. Oysa bu açıklama biçimi, meseleyi anlamaktan çok onu konforlu bir alana yerleştirir. Çünkü ‘‘anlık taşkınlık’‘ anlatısı, düzeni değil istisnayı işaret eder. Ve istisnalar, çoğu zaman sistemi sorgulamayı erteler.
Yakın partner şiddeti literatürü, bu noktada bambaşka bir tabloyu işaret eder. Şiddet çoğu zaman bir anın değil, bir sürecin ürünüdür. Bu sürecin merkezinde ise ‘‘zorlayıcı kontrol’‘ olarak adlandırılan bir ilişki biçimi yer alır. Sınırlar yavaş yavaş daraltılır. Sosyal çevre seyreltilir, ekonomik alan kısıtlanır, gündelik hayatın ayrıntıları denetim altına alınır. Zamanla kişi yalnızca hareket alanını değil, kendi algısını da kaybetmeye başlar. Bu yüzden şiddet, bir patlamadan çok bir mimariyi andırır: adım adım kurulan, pekiştirilen ve gerektiğinde sertleştirilen bir düzen.
Bu çerçeveden bakıldığında, ‘‘kontrolünü kaybetti’‘ cümlesi artık masum bir açıklama olmaktan çıkar. Çünkü birçok vakada mesele kontrolün kaybı değil, kontrolün nasıl kurulduğudur. Bu ayrım önemlidir; zira bizi bireysel bir ‘‘öfke anı’‘ anlatısından çıkarıp ilişkisel ve yapısal bir zemine taşır.
Yine de tek bir şablonla düşünmek yanıltıcı olur. Uzun süreli sahiplik ve denetim dinamiklerinin belirgin olduğu vakalar kadar, dürtüselliğin, madde kullanımının ya da öğrenilmiş davranış kalıplarının etkili olduğu durumlar da vardır. Bu çeşitlilik, meseleyi basitleştirme arzusuna direnç gösterir. Ama aynı zamanda ortak bir hattı görünür kılar: güç kurma ve sürdürme isteği.
Tam da bu yüzden medya dili kritik bir rol oynar. ‘‘Aşk cinayeti’‘, ‘‘kıskançlık krizi’‘, ‘‘bir anlık öfke’‘ gibi ifadeler yalnızca anlatımı yumuşatmaz; aynı zamanda olayın politik ve yapısal boyutunu görünmez kılar. Şiddet, böylece bireysel bir sapma gibi sunulur. Oysa veriler, çoğu kadın cinayetinin öncesinde tekrar eden şiddet döngülerine, ihbarlara ya da görünür uyarı işaretlerine işaret eder. Yani mesele çoğu zaman ‘‘ani’‘ değil, ‘‘ihmal edilmiş’‘ olandır.
Dilin kurduğu perde, toplumsal düzeyde de karşılık bulur. ‘‘Kıskançlık’‘ sevgiyle, ‘‘koruma’‘ ilgiyle yan yana anıldığında, denetim meşruiyet kazanır. Bu meşruiyet yalnızca ilişkilerde kalmaz; kurumların reflekslerine de sızar. Hukukun sınıflandırması, kolluğun müdahale eşiği, medyanın tercihleri birbirini besler. Ortaya, şiddeti istisna gibi anlatan ama aslında ona alan açan bir anlatı rejimi çıkar.
Bu nedenle kadın cinayetlerini nasıl adlandırdığımız, neyi gördüğümüzü belirler. Yanlış adlandırma, gerçeği örter; onu yeniden üretir. Adını doğru koymadığımız her durumda, şiddet kendine yeni bir dil, yeni bir mazeret bulur. Dil değişmedikçe, hikaye de değişmez.