Ne büyük bir ‘‘ilerleme’‘… Bir zamanlar din, insanı kötülükten uzaklaştırmak içindi; şimdi bazı ellerde, kötülüğe kılıf bulma sanatına dönüşmüş gibi. Eskiden iftira en büyük günahlardan sayılırdı; bugün ise kimi zihinlerde, gerektiğinde devreye sokulan bir ‘‘pazarlık unsuru’‘ hâline gelmiş görünüyor.
Bir din görevlisinin, tanıdığı bir iş insanına ‘‘seni öyle bir suçla anarım ki…’‘ diyerek korku salması… Sonra bu korkuyu alıp, arkadaş meclislerinde ‘‘nasıl değerlendirebiliriz’‘ diye hesap kitap yapılması… Adına da belki ‘‘fırsat’‘ denmesi… Gerçekten ibretlik bir tablo.
Oysa Kur’an-ı Kerim çok net:
‘‘Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin.’‘ (Bakara 188)
Ama anlaşılan bazıları bu ayeti, ‘‘yeter ki yöntemini iyi ayarla’‘ diye yorumlayacak kadar ileri gidebiliyor. Çünkü burada alınan şey mal değilmiş gibi davranılıyor; sanki korku, tehdit ve itibar suikastı ayrı bir para birimiymiş gibi…
İşin daha ‘‘ince’‘ tarafı şu:
İftira, normalde kaçınılması gereken büyük bir günahtır. Nur Suresi 4. ayet bunu açıkça ortaya koyar. Ama burada iftira atmaktan bile öte bir seviye var: İftira ihtimalini bile tehdit olarak kullanıp kazanca çevirmek. Yani günah işlemekten çekinmek bir yana, günahı bir ‘‘enstrüman’‘ olarak kullanmak… Bu gerçekten yeni bir ‘‘yorum’‘ olsa gerek.
Hz. Muhammed’in ‘‘Bir Müslümanın malı ancak gönül rızası ile helaldir’‘ sözü de bu tabloda ayrı bir anlam kazanıyor. Çünkü ortada rıza yok; sadece korku var. Gönül yok; baskı var. Helallik yok; hesap var.
Hukuki boyutu mu?
Türk Ceza Kanunu bu tür ‘‘yaratıcı’‘ yöntemleri oldukça sade bir dille tarif ediyor: şantaj, tehdit ve iftira. Yani birilerinin ‘‘maharet’‘ sandığı şey, kanun dilinde doğrudan suç olarak geçiyor. Üstelik bir değil, birkaç başlık altında.
Ama belki de en çarpıcı olan şu:
İnsan, başkasına iftira tehdidi savururken aslında kendi ahlakına en ağır iftirayı atar. Çünkü o tehdit, karşıdakinden önce söyleyenin karakterini ele verir.
Sonuç olarak…
Kutsal kavramların gölgesinde menfaat devşirmek, ne dini bir başarıdır ne de hukuki bir boşluk. Bu, sadece hem hukukun hem de vicdanın aynı anda ‘‘dur’‘ dediği bir çizgiyi bile geçmektir.
Ve ironinin en keskin yeri şudur:
Başkalarını suçla korkutanlar, çoğu zaman en net suçu kendi elleriyle tarif etmiş olurlar