Bugün toplumda sıkça karşılaştığımız kaba, sabırsız, sınırsız ve tahammülsüz davranışların temelinde ‘Nezaketi içselleştirememek’ yatıyor bana göre…
Gerçek nezaket, kimsenin izlemediği anlarda bile devam eder. Bir karşılık beklemeden yapılan küçük bir incelik, birinin sözünü kesmemek, teşekkür ve özrü çok görmemek, saygıyı, sevgiyi, küçüğü, büyüğü bilmek, kendi sınırlarını ve karşıdaki kişinin sınırını bilmek olarak kural olarak nezaketi açıklayabiliriz. Ama bunlar ‘ROL YAPARAK’ sürdürülebilecek davranışlar değildir…
Nezaket, sonradan edinilen bir süs değil de kökten gelen bir alışkanlıktır. Görgü kuralı gibi görünen nezaket ise bence bir karakter meselesidir. Ve karakter çocuklukta şekillenir…
Örnek verecek olursak ‘Teşekkür ederim’ bir ezber kelimesi değildir. ‘Teşekkür ederim’ diyen bir çocuğun neden teşekkür ettiğini bilmemesi bunun ezber olarak yıllardan beri süregeldiğini gösterir. ‘Beni gördün/Seni gördüm’ teşekkürün en basit anlamı olarak ifade edilebilir. Bu farkındalık küçük yaşlarda kazanılmadığında kelimeler içi boş bir kalıba dönüşür, nezakette saf dışı kalır…
Örnekte teşekkürü verdiğimiz için nezaketin tek bu konuda anlamlandırılmasını istemem. Herkesin kendine göre olan nezaket söylemleri vardır elbette. Bu bir örnek…
İnsanlar büyüdükçe bazı davranışları öğrenir, kendini geliştirir. Ancak çocuklukta kazanılmayan nezaket, incelik üzgünüm ama ilerleyen yıllarda yüzeyde kalıyor. Kişi toplum normlarına uymak için nezaket kurallarına uyuyormuş gibi görünse de, bu nezaket içselleştirilemediği için yüzeyde kalıyor, yapay duruyor ve bir noktada patlak veriyor. Bugün toplumda karşılaştığımız kaba, sınırları bilmeyen ve tahammülsüz insanların temelinde bu eksiklik yatıyor. İnsanlar nezaketi biliyor ama içselleştiremiyor… Nezaketin asıl gücü, ‘doğru davranmakta’ değil, ‘doğru hissetmekte’ gizlidir.
Özetleyecek olursam nezaket, bir vitrin süsü değil de insanın iç dünyasında köklenen bir değerdir. Çocuklukta ne kadar sağlam kurulursa hayatın geri kalanında o kadar görünür ve gerçek olur.