Kübra Yıldırım

Vegan Olmak

Kübra Yıldırım

Veganlık üzerine düşünürken ilk akla gelen soru basittir: Et yemeden yaşanabilir mi?

Evet, yaşanabilir. Tarih boyunca bazı topluluklarda et tüketimi dini ya da kültürel nedenlerle ya çok sınırlı kalmış ya da tamamen dışlanmıştır. Jainler, bazı Hindu topluluklar ve Budist keşişler arasında etsiz beslenme nesiller boyunca sürdürülmüştür. Günümüzde de milyonlarca insan et yemeden, hatta tüm hayvansal ürünlerden uzak durarak yaşamını sürdürüyor. Yani mesele biyolojik bir imkansızlık değildir.

Ancak yaşanabilir olması, aynı zamanda aynı kolaylıkta ve aynı tatminle yaşanabilir olduğu anlamına gelmez. Et tüketimi, çoğu insan için yalnızca beslenme değil, aynı zamanda alışkanlık ve doyum duygusudur. Bitkisel beslenmeye geçildiğinde bu boşluğu doldurmak daha fazla planlama, çeşitlilik ve dikkat gerektirir. Bitkisel proteinlerin çoğu tek başına “tam” değildir,  farklı kaynakların birlikte tüketilmesi, daha büyük porsiyonlar ya da takviyeler devreye girer. Vejetaryenler için yumurta ve süt ürünleri bu dengeyi kurmayı kolaylaştırırken, veganlıkta seçenekler belirgin biçimde daralır.

Türkiye gibi ülkelerde bu zorluk daha da görünür hale gelir. Vegan peynirler, bitkisel sütler, et ikameleri ya pahalıdır ya da her markette bulunmaz. Bir paket badem sütü ya da birkaç avokado, aynı kaloriyi sağlayan tavuk göğsünden birkaç kat pahalı olabilir. Bu nedenle veganlık, pratikte çoğu zaman orta ve üst gelir grubunun daha rahat erişebildiği bir tercih olarak kalır. Oysa Türk mutfağı, haftada birkaç kez et tüketilen, geri kalan günlerde sebze ve bakliyat ağırlıklı yapısıyla zaten kısmen vejetaryen özellikler taşır. Tam veganlığa geçiş ise bütçe, zaman ve erişim açısından belirgin bir eşik oluşturur.

Çocukluk ve ergenlik dönemlerinde bu eşik daha da hassaslaşır. İyi planlanmamış bir vegan beslenme, gelişim çağında kalıcı sorunlara yol açabilir. Yetişkinlerde bile uzun vadede gerekli takviyeler olmadan sürdürülen bir veganlık, yorgunluk ve güçsüzlük gibi sinyallerle kendini gösterebilir. Bu nedenle pek çok uzman, takviyesiz vegan beslenmenin gerçekçi olmadığını belirtir.
Veganlığın daha çok şehirli, eğitimli ve görece refah içinde yaşayan kesimlerde yaygın olması tesadüf değildir. Bilgiye erişim, özel ürünleri bulabilme imkanı, bütçe ve bu konulara zaman ayırabilme lüksü bu tercihi mümkün kılar. Kırsalda ya da düşük gelirli hanelerde aynı yaşam biçimini uygulamak çoğu zaman idealden çok uzak kalır.

İnsanlık tarihinde et tüketimi kritik bir dönüm noktasıydı. Beyin hacminin artması, sosyal yapının karmaşıklaşması, avcılık ve paylaşım kültürü büyük ölçüde bu besin yoğunluğuna dayanıyordu. Bugün ise bu mirası vicdanen sorgulayabilecek bir noktaya geldi. Hayvanların acı çektiğini, korktuğunu ve bağ kurduğunu biliyoruz. Endüstriyel hayvancılığın doğa ve yaşam üzerindeki yıkıcı etkileri de inkar edilemez.

Yine de veganlık, mutlak bir ahlaki zorunluluktan ziyade, ancak belirli koşullar altında sürdürülebilen güçlü bir vicdani duruş olarak ele alınmalıdır. Daha tutarlı bir yaklaşım, kişinin kendi iç dengesiyle, maddi imkanlarıyla ve bedensel gereksinimleriyle çelişmeyen bir tüketim biçimi benimsemesidir. Kimi tamamen vegan bir yaşamı seçer, kimi eti yalnızca nadiren tüketir, kimi ise süt ürünlerinden vazgeçmez. Değişmeyen ortak payda, ne tükettiğinin farkında olan ve bu tercihin sorumluluğunu üstlenen bir tutumdur.

Sonuçta hepimiz yaşamımızı sürdürebilmek için başka yaşamların sonlanmasına bir ölçüde rıza gösteriyoruz. Bir marul kökünden bir buzağıya kadar her lokmanın bir bedeli var. Veganlık, bu bedeli azaltmaya yönelik samimi bir çabadır. Ancak bu çabanın herkes için aynı kolaylıkta ya da aynı ahlaki ağırlıkta olması gerekmez. Önemli olan, yediğimiz her şey karşısında durup düşünmek ve mümkün olduğunca az zarar vermeye çalışmaktır. Gerisi, hayatın karmaşasında kişisel bir uzlaşmadır.

Yazarın Diğer Yazıları