Toplumun nabzını tutan istatistikler, soğuk ve kesin bir gerçeği gözler önüne seriyor. İçimizdeki fırtınaları dindirmek için başvurduğumuz kimyasal limanların sayısı her geçen yıl artıyor. Söz konusu artış, salt bir tıbbi veri değil; kolektif ruh halimizin ve toplumsal bedenimizin derinlerinde hissedilen sızının nabzını yansıtan bir aynadır.
Peki neden? Neden bu kadar çok insan, dışarıdan bakıldığında normal işleyen hayatlarının içinde, bir ilacın dengesine ihtiyaç duyuyor?
Cevap belki de tek bir kelimede saklı: Belirsizlik.
Söz konusu belirsizlik, soyut bir kaygı değildir; ‘‘yarın işte ne olacak?’‘ sorusu, cüzdanda azalan para ve her ay biraz daha ağırlaşan kira ile somutlaşır. İnsan, güvende hissetmeye ihtiyaç duyar. Bu temel duygu sarsıldığında zemin kayar. Kaygan bir zeminde ayakta durmaya çalışan birey, çoğu zaman dengeyi ancak kimyasal bir destekle bulabiliyor.
Antidepresan kullanımındaki artış çoğu zaman bireysel psikolojik rahatsızlıkların yaygınlaşmasıyla açıklanır. Oysa ortaya çıkan tablo, bireyin iç dünyasından çok onu kuşatan sosyo-ekonomik gerçekliğin taşınması güç bir yüke dönüştüğünü gösterir. Gelir güvencesinin zayıflaması, istikrarsız iş koşulları ve sürekli artan yaşam maliyetleri, bireyi farkında olmadan sürekli bir ‘‘savaş ya da kaç’‘ halinde tutar. Mesele yalnızca ekonomik bir sorun değildir; insanın hayatını planlama, kendini güvende hissetme ve geleceğe tutunma kapasitesini de kemiren bir süreçtir.
Ardı arkası kesilmeyen toplumsal sarsıntılar bu süreci daha da derinleştiriyor. Bir depremin yalnızca binaları değil, güven duygumuzu da yerle bir ettiğine tanık olduk. Bir pandeminin bizi sadece fiziksel olarak değil, psikolojik ve sosyal olarak da izole ettiğini yaşadık. Ekranlardan taşan şiddet görüntüleri, siber zorbalığın görünmez yaraları, eğitimdeki eşitsizlikler ve aile içindeki gerginlikler… Modern hayatın görünmeyen yükleri fark edilmeden birikiyor. Yük ağırlaştıkça ruhun taşıma kapasitesi zorlanıyor.
Bu ağırlık altında savrulan birey, doğal olarak bir kaçış ya da sığınak arıyor. Kimi borsa grafiklerinde hızlı bir kurtuluşun hayalini kuruyor, kimi bahis sitelerinin sanal dünyasında kayboluyor, kimi de alkolün geçici uyuşukluğuna sığınıyor. Tüm bu davranışlar, aslında aynı duygunun farklı yüzleri: çaresizlik. Antidepresan kullanımındaki artış da bu bağlamda okunabilir. Diğerlerinden farklı olarak tıbbi ve kontrollü bir müdahale olsa da, çoğu zaman bireyin kaderine terk edilmişlik hissine karşı geliştirdiği modern bir savunma mekanizmasına dönüşüyor.
Antidepresan kullanımındaki artışı yalnızca bireysel dayanıklılık eksikliğiyle açıklamak, sorunun yapısal nedenlerini görmezden gelmek olur. Ortaya çıkan tablo, meselenin yalnızca beyin kimyasıyla değil; adil olmayan gelir dağılımı, güvencesizlik ve yetersiz sosyal destek mekanizmalarıyla da yakından ilişkili olduğunu gösteriyor. İlaçlar, semptomları hafifleten gerekli bir araç olabilir. Nihai çözüm ise insan onuruna yaraşır işler, erişilebilir sosyal haklar ve güven veren bir gelecek duygusunun yeniden inşa edilmesinden geçiyor.
Antidepresan reçetelerindeki artış, duyulmayan bir çığlıktır. Bu çığlık, içinde yaşadığımız dünyanın ne kadar adil, ne kadar güvenli ve ne kadar umut verici olduğunu sorgulatır. Bireylerin ruh sağlığını korumak, yalnızca eczanelerin değil tüm toplumsal kurumların sorumluluğudur. Aksi halde mutsuzluk, istatistiklerin ötesinde, her birimizin gözlerinin derinliklerinde okunan ortak bir dile dönüşmeye devam edecektir.