Ayşegül Şerife Akçakaya

Semerkant: Tarihin Kalbinde Atan Bir Roman

Ayşegül Şerife Akçakaya

 Bazı kitaplar kapağını kapattığınızda bitmez içinizde dolaşmaya devam eder. Amin Maalouf’un Semerkant’ı da benim için tam olarak böyle bir roman. Bir şehri anlatıyormuş gibi başlar ama aslında zamanı, inancı, aşkı ve insanın kaderle olan o bitmeyen mücadelesini anlatır.

Maalouf bizi 11. yüzyılın Semerkant’ına götürür. Ömer Hayyam’ın gölgesinde dolaşırız; Nizamülmülk’ün aklıyla, Hasan Sabbah’ın hırsıyla tanışırız. Tarihin tozlu sayfalarında isimlerini okuduğumuz bu üçlü, romanda kanlı canlı birer karaktere dönüşür. Ve biz fark ederiz ki tarih dediğimiz şey, aslında insanların tutkularından, kırgınlıklarından ve tercihlerinden ibarettir. Ama Semerkant yalnızca geçmişin romanı değildir. Maalouf ustalıkla hikayeyi 20. yüzyıla taşır; İran’daki siyasal çalkantılar, Titanic’in sulara gömülüşü ve modern dünyanın kırılganlığıyla bizi yüzleştirir. Bir el yazmasının peşinde koşan insanlar aracılığıyla şu soruyu sorar: Gerçekten neyin peşindeyiz? Bir kitabın mı, bir fikrin mi, yoksa kaybettiğimiz bir anlamın mı?
Ömer Hayyam’ın rubaileri romanın kalbidir. O dizelerde hem hayatın geçiciliği hem de anın kıymeti saklıdır. Hayyam’ın kaderci gibi görünen ama aslında özgürlüğe göz kırpan tavrı, bugün bile insanın içine dokunur. Yaşa der adeta, çünkü yarın belki de yok. Bu ses, yüzyıllar öncesinden bugüne ulaşan bir fısıltı gibidir.

Hasan Sabbah ise romanın en çarpıcı figürlerinden biridir. İnanç ve güç arasındaki o tehlikeli çizgide yürüyen bir adam. Onun hikayesinde, idealler uğruna insanın ne kadar ileri gidebileceğini, hatta neleri yakabileceğini görürüz. Maalouf burada yargılamaz; anlatır. Okuyucuya düşünme alanı bırakır. Belki de romanın en güçlü yanı budur: Cevap vermez, soru sordurur.

Semerkant aynı zamanda bir medeniyet romanıdır. Doğu ile Batı arasındaki o görünmez köprüde yürürken, kültürlerin aslında ne kadar iç içe geçtiğini hatırlatır. Bugün hala biz ve onlar diye keskin sınırlar çizmeye çalışan dünyaya inat, Maalouf bize ortak insanlık hikayesini gösterir.

Romanı bitirdiğimde içimde tuhaf bir hüzün vardı. Sanki bir şehri terk etmişim gibi. Ama aynı zamanda bir farkındalık da… Tarih dediğimiz şeyin sadece geçmiş olmadığını, bugünün de yarının tarihi olduğunu düşündüm. Belki de bu yüzden Semerkant, yalnızca okunacak bir roman değil; üzerinde durulacak, sindirilecek bir metin. Ve en çok da şunu hissettirdi bana: İster 11. yüzyılda ister 21. yüzyılda yaşayalım, insan aynı insandır. Aşkıyla, korkusuyla, inancıyla ve yanılgılarıyla… Zaman değişir, şehirler yıkılır, gemiler batar; ama insanın anlam arayışı hiç bitmez. Maalouf’un Semerkant’ı tam da bu arayışın romanı. Belki de bu yüzden, kapağını kapattıktan sonra bile içimizde yaşamaya devam ediyor.
 

Yazarın Diğer Yazıları