Birbirimize hiç bu kadar yakın olup bu kadar uzak olduğumuz başka bir dönem hatırlamıyorum. Aynı ortamdayız, aynı masadayız ama cümleler çoğu zaman karşılık bulmuyor. Çünkü konuşmak var, duymak var; ama dinlemek giderek unutulan bir beceriye dönüşüyor. Dinlemek, sadece susmak değildir. Karşındakinin sözünü bitirmesini beklerken zihnini başka bir yere göndermemektir. Anlatılanın içeriğine kulak vermek kadar, tonunu, duygusunu ve niyetini de anlamaya çalışmaktır. Ama çoğu zaman biz, dinlemek için değil cevap vermek için susuyoruz.
İnsanlar işlerine geleni duyuyor, rahatsız eden cümlelerde ise savunmaya geçiyor. Eleştiri hemen algılanıyor, takdir çoğu zaman fark edilmiyor. Oysa gerçek dinleme, hoşumuza gitmeyen sözlere bile alan açabilmeyi gerektirir. Sabır ister, tahammül ister. Bu kopuşun elbette pek çok sebebi var.
Zihnimiz sürekli meşgul, dikkatimizi dağıtan sayısız şeyle çevriliyiz. Bazen bunun adı bir ekrandır. Ve tam da burada kişisel bir itirazım var: Karşısında biri konuşurken başını telefondan kaldırmayan insanlara gerçekten sinir oluyorum. Dinlemiyorsun, önemsemiyorsun; bunu anladık. Ama bari karşındakinin yüzüne bakma zahmetinde bulun. Bana göre bu, gündelik hayattaki en saygısız davranışlardan biri. Çünkü orada verilen mesaj çok net: ‘Söylediklerin, şu ekrandan daha değerli değil.’
Dinlemek ile dinliyor gibi yapmak arasındaki fark da tam olarak burada ortaya çıkıyor. Göz teması kurmadan, yüz ifadelerini görmeden, sesin altındaki duyguyu fark etmeden kurulan hiçbir iletişim sahici değildir. Karşımızdaki konuşur ama biz orada değilizdir.Oysa insan, en çok dinlendiği yerde rahatlar. Anlaşıldığını hissettiği yerde kendini açar. Dinlemek, ‘buradayım’ demenin en sade ve en güçlü halidir. Belki de bugün ihtiyacımız olan şey daha yüksek sesle konuşmak değil; biraz durup, gerçekten dinlemeyi hatırlamaktır.