menüler
KAYSERİ HAVA DURUMU

Nedir Bu İstanbul Sözleşmesi ?

Şenel GÜNGÖR
Şenel GÜNGÖR
18 Ağustos 2020, Salı
Haftalardır, "İstanbul Sözleşmesi" başlığı altında gündemde tartışmalar devam ediyor. Görsel ve yazılı basında, konvansiyonel medyada, sosyal medya mecralarında konuşuluyor, yazılıp çiziliyor. STK yetkilileri fikir beyan ediyor.Protestolar yapılıyor.
 
Konunun uzmanı olsun/olmasın ama her mevzuda kendini kanaat önderi kabul eden kimi tartışma ustaları, konu hakkında bol laf ediyor.
Sokaktaki vatandaşlara bu mesele için ne düşündüğü ile ilgili mikrofotartışmalar ,anketler yapılıyor.
 
Bir kısım siyasiler, tartışma ortamlarında Sözleşme'nin gerekliliği konusunda somut argümanlar ortaya koyarken, karşıt görüşte olan siyasiler, söz konusu Sözlesme'yi her türlü toplumsal sorunun müsebbibi kabul ediyor. Hatta siyasetçi kimliği bulunmayan kimi iktidar yanlısı kişiler, Sözleşme’yi vatana millete  ihanet  mertebesine taşıyıp, AK Partiyi sıkıştırıp, çöpe attırmak istiyorlar. 
 
 
Dahası birileri çıkıp, İstanbul Sözleşmesi'ni savunan muhafazakar kadınları kast ederek, "AK Parti'nin papatyaları" ve alenen "fahişe" ifadelerini kullanabiliyor. Edep yahu! Bu nasıl söz ! Bu kelimeyi sarf edenin eşine/annesine/kızına/gelinine her ne ise çevresindeki bir kadına böyle bir şey sarf edilse ne hisseder ? 
 
Tabii, toplumda kendini filozof zanneden kimi  hadsiz ve beyni sulanmış bu ziyniyetteki mahluklar, halen bu ilkel, ortaçağ kafasında olunca, haliyle genç kızlarımızın "berdel" denen kadın takasına, daha doğrusu kadınların kurban edilmesine ve kadına, çocuğa yönelik şiddete, tacize tecavüze  ve "hilafet"i getirme hayellerine şaşmamak lazım.
 
Buna mukabil, modern hukukun bir getirisi olduğunu düşünen ve "eşitlik-fırsat eşitliği" ilkesinin savunucusu olan insanlar da   Sözleşme’ye ciddi bir şekilde sahip çıkıyorlar. Bunların başında kadın STK'ları  ve okuduğunu anlayan, başta hukukçular olmak üzere belli bir kesim var. Bilinçli gençler, çok büyük bir çoğunlukta İstanbul Sözleşmesi'ne muhalefet etmiyor.
 
Şahsi görüşüm, itiraz edenlerin Sözleşme'nin ne getirip ne götürdüğünü, niçin böyle bir sözleşme imzalandığını pek anlamadığı/anlamak istemediği/işine gelmediği yönündedir.
 
Evet, "İstanbul Sözleşmesi"diye bilinen, fakat neden böyle bir sözleşme imzalamaya ihtiyaç duyulduğu, yukarıda ifade ettiğim üzere ne getirdiği, aslında çoğu toplum kesimlerince anlaşılamayan, konu ile ilgili tartışmaları/yazılanları çoğu insanın şaşkınlıkla takip ettiğinin farkındasınızdır değil mi?
 
Peki neymiş bu İstanbul Sözleşmesi? 
 
Tam adı: "Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi".
 
Sizce, ülke olarak neden/niçin/nasıl/ne zaman/nerede/ kimlerle imzaladık bu sözleşmeyi ? 
 
Yani, önce 5N 1K'ya cevap verelim: 
 
Öncelikle bu sözleşmenin yolunu açan ve ilk gündeme getiren biziz.Yani TC Devleti. 
 
Peki, durup dururken ülke olarak neden böyle bir şeye öncülük 
etmişiz ? Başka işimiz yok muydu ? 
 
Hatırlanacağı üzere,1990'larda "Nahide Opuz" vakaası oldu bu ülkede
(gerçi onlarca vakaadan biri, ama bu alanda AHİM'e taşınan ilk dava). Nahide Opuz, kendisine ve ailesine şiddet uygulayan, tehdit eden kocasını devlet makamlarına  36 kez şikâyet etmesine rağmen sonuç alamadı. Bu kadıncağız her gün defalarca dayak yedi, evi terk etti, ölümüne dövüldü bıçaklandı. Annesi canice öldürüldü. Nahide Opuz’un hayatı resmen kocası yüzünden kâbusa, korku filmine dönüştü. 
 
Koca dayağından fiziki, ruhsal  her anlamda mafolan olan kadıncağız, polise gittiğinde polis “kocan değil mi, döver de söver de” deyip evine gönderdi galiba. Yani, o dönem,TC Devleti, malesef garip bir şekilde bu vahim olayı izledi. 
Türk mahkemelerinin kararları yanlı ve hep koca lehine oldu. Sonuçta iç hukuk yolları tüketilip, adil bir sonuç alınamayınca, dava 2002'de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi(AHİM)'ne taşındı. AİHM ise, "bu kadar vahim ve insanlık suçu olan aile içi şiddeti önleyemediği, cinsiyet temelli ayrımcılık ve hayat hakkı ihlaline sebep olduğu, kadına karşı erkek şiddetinin önlenmesi konusunda gerekli uygulamaların Türkiye'de mevcut olmadığı" kararına vararak, 2009'da malesef utanç verici de olsa ülkemizi, 36 bin 500 € tazminata mahkum etti. 
 
Vahim bir durumdur ki; Türkiye, böyle bir olayda AHİM nezdinde "mahkümiyet alan ilk devlet" olma ünvanı almıştı.  
 
Nahide Opuz'un Diyarbakır’da yaşadığı ve korku filimlerine taş çıkartan bu trajik olay, aslında Türkiye’de onlarca kadın mağdur tarafından daha önce defalarca yaşanmış.  Hatta bu tür olaylar çoğu kez toplum tarafından da kanıksanan vakalara  iken;  aile içi şiddet nedeniyle vatandaşını koruyamayan Türkiye’yi, AİHM’in 36 bin 500 € tazminata mahkum etmesi, ülkemiz için son derece üzücü ve onur kırıcı olsa da , "olan da hayır vardır" felesefi ile bakıldığında, devlette bir farkındalığa yol açtığı ve İstabul  Sözlemesi'ne giden yolda taşların döşendiği görülüyor. 
 
Sonuçta, dünyada 34 ülkenin hayata geçirdiği Sözleşme,11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açılmış, 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir. İstanbul’da imzaya açılması sebebiyle kısaca "İstanbul Sözleşmesi" olarak  adlandırılmıştır.
 
İstanbul Sözleşmesi, aslında aile içi şiddet başta olmak üzere, kadınlara yönelik her türlü şiddete karşı, hukuki bir çerçeve içinde detaylı bir koruma sağlayan ve imzalayan devletlere de ciddi sorumluluk yükleyen, ilk uluslararası  sözleşme niteliğinde olması hasebiyle kıymetli bir belgedir.
Sözleşmeyi parlamentolarından geçirerek onaylamış olan tüm devletlerin yürütme erklerine, yani hükümetlere, kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetin her türüyle mücadele etmek için sorumluluk yükleyip, bu konuda kapsamlı tedbirlerin alması istenmektedir.
 
Velhasıl sıradan bir sözleme olmadığı gibi sorumluluk ve ödevlerle yüklü bir sözleşmedir. 
 
Sözleşmenin her bir maddesinde, öncelikle şiddet eylemlerinin meydana gelmesinin önlenmesi ısrarla vurgulanırken, mağdurlara, yardım edilmesi ve faillerin derhal adalet önüne çıkartılması amaçlanmaktadır. 
 
Kaldi ki; mağdur her zaman sadece kadın olmayabilir. Düşük oranda da  olsa erkek olabilir, yaşlı ve çocuk da olabilir. 
 
Sözleşme ile  örneğin ; aile içi fiziksel şiddet, cinsel taciz, psikolojik şiddet, ekonomik şiddet, sürekli takip, gibi çok büyük çoğunlukla kadına, hatta geniş anlamda güçsüze yönelik farklı şiddet türlerinin "suç" olarak kabul edilmesini ve bunlara karşı mutlaka yasal yaptırımlar getirilmesi gerekli görülmüştür. 
 
Bu Sözleşme' ye karşı çıkanların bir kısmı muhtemel ki; konuyu anlayamamışlardır. Bunlara tavsiyem; her türlü ideolji ve siyasi fikirden, popilizmden olabildiği kadar arınarak ve Sözleşme'deki asıl amaç ve konu bütünlüğünü de hesaba katarak, samimice mağdurlarla empati kurarak analiz yapmaları olacak.
 
Ancak, diğer bir kısmı bana göre konuyu isteyerek ve bilerek şirazesinden saptırıyor. Ve  Sözleşmesi'nin çıkış noktasının "cinsiyetsizlik" fikri olduğu, hatta batı devletlerince  kurulmak istenen yeni dünya düzeninde, "cinsiyetlerin yok edilmek istendiği fikrine hizmet ettiği" gibi tamamen zorlama, abesle iştigal ve daha ötesi, kötü niyetli ve şiddetin devamını istemek, belki eril/erkek hegemonyasının sürmesini bencilce ve vicdansızca arzulamak olarak adlandırılabilir.
 
Hele hele birilerinin yazıp çizdiği gibi İstanbul Sözleşmesi'nin "aileyi çökerteceği" iddasi gerçekten ispata muhtaç. 
 
Sözleşme Türkiye'nin öncülüğünde hazırlanıp, İstanbul'da imzalandığına göre, dönemin iktidarı olan Ak Parti bu durumda, "kadın ve erkek cinsiyetlerini yok etmek ve aileyi çökertmek mi istemiş? Böyle akla ziyan bir şey olabilir mi ? Tabii ki olamaz.
 
Sözleşme'nin bu şekilde algılanması akıllara durgunluk veriyor bence . Çünkü; dikkatlice okunduğunda, bütün maddelerinde kadın, erkek ve çocuktan bahsediyor. Aslında Sözleşme, kadın erkek eşitliğini esas alıyor. Mağduru koruyor.
 
Ve  ardından "Taraflar, bu sözleşmenin uygulanmasına ve sözleşme hükümlerinin etkilerinin değerlendirilmesine bir toplumsal cinsiyet bakış açısı katacak ve kadınlarla erkekler arasında eşitliğe ve kadınların güçlendirilmesine ilişkin politikalarını yaygınlaştıracak ve etkili bir biçimde uygulayacaklardır." deniliyor. Burada anlaşılmayan nedir gerçekten. O kadar net ki her şey. 
 
Ki; burada kullanılan "toplumsal cinsiyet" kavramı da "herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler" olarak açıkça tanımlanıyor zaten.
 
Evet,  İstanbul Sözleşmesi ve onunla bağlantılı 2012'de  yayımlanan ve 2014' de yürürlüğe giren 6284 Sayılı "Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” malesef ki; belli bir kesim tarafından anlamsız bir şekilde hedef tahtasına kondu.
 
Yanlış anlaşılmak istemem. Tabi ki; uluslararası niteliği olsun, olmasın sözleşmeler, ilgili kanunlar tartışılmalıdır. İtirazlar olur, olmalıdır da. Ancak, iddalar, ortaya konan argümanlar en azından akla ziyan olmamalıdır.
 
Onun içinde rica ediyorum, lütfen bu konuda yarası olmayan alınmasın, gocunmasın.
 
Sahiden Sözleşme ve ilgili Kanun'a aşırı muhalif kesim ne diyor ?  
 
İstanbul Sözleşmesi ve onunla bağlantılı çıkarılan 6284 Sayılı "Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun "Dinimize, medeniyetimize, kültürümüze, geleneklerimize, saldırıdır. Hatta Türk aile yapısını çökertmek vs. için özellikle batı devletleri yani şer odakları tarafından kurgulanan bir komplodur. Daha da ötesi evliliklerin azalması, nikahsız birlikte yaşamların ve boşanmaların coğalması hep Sözleşme  ve Kanun'dan kaynaklı" deniyor. 
 
Bu Sözleşme ve Kanun, kısaca ülkemiz için "beka" melesesi olarak değerlendiriliyor.
 
Yani nereden tutarsan elinde kalacak iddialar.
 
 Nasıl böyle bir sonuç çıkarılıyor, hakikaten anlamak mümkün değil.
 
Evet Türkiye’de evlenme oranları düşüyor ve evlenme yaşları yukarı doğru gidiyor. Buna mukabil, boşanma oranları malesef ki artıyor. Türkiye’de evliliklerin yüzde 20'den fazlası artık  boşanma ile neticeleniyor.
Fakat bunların sebebi Sözleşme ve onunla ilgili çıkarılan 6284 Sayılı Kanun değildir. 
 
Kadınlar/çiftler Sözleşme'ye ve Kanun’a bakıp “hadi boşanalım” diyor olabilir mi ? Sözleşme, daha ileri yaştaki evliliğe mi cevaz veriyor ? Ya da nikahsız birlikte yaşama övgüler mi diziyor ?
 
Lütfen  abesle iştigal etmeyelim.
 
Peki neden gençler evlenmek istemiyor  ya da erteliyor ? Boşanmalar neden artıyor?  Birlikte yaşam neden tercih ediliyor?  Bunların, eğitim, toplumsal değişim, dönüşüm, ekonomik sorunlarla, işsizlikle hiç ilgisi yok mu ? 
 
Öncelikle, kendimizi gelişmiş ülkelerle kıyasladığımızda çok muzdarip olup, kötü bir karnemizin de olduğu  okullaşma oranında 20 yıldır  kız çocuklarının lehine gurur verici güzel gelişmeler oldu. Neredeyse kız çocuklarının okullaşma düzeyi, erkek çocuklarla  eşit düzeye yükseldi. Toplum olarak bu konuda  haklı bir sevinç ve gurur yaşıyor muyuz ?
Evet aynen öyle. 
 
Yine aynı şekilde kadının son 10-15 yıldır iş gücüne katılımı ve haliyle istihdamda daha fazla yer alması konusu ile ilgili övünç duyuyor muyuz ?  Evet aynen öyle. 
 
Tabi ki ülkemiz için önemli.  Çünkü, 2000 yılı başlarında Türkiye’de kadınların sadece yüzde 22'si  çalışabiliyor, yani ekmeğini kazanabiliyorken, 2019’da bu oranın %34’lere çıkmış olması çok kıymetli  bir gelişmedir. 
 
Bu rağmen,Türkiye halen kadınlarımızın iş hayatında olabilme oranında  "Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD)" üyesi 36 ülke arasında en düşük olan Güney Afrika'dan sonra malesef  ikinci en düşük ülke !
 
Evet, kadının çalışma hayatına katılımının artması çok yavaş da olsa devam ediyor. Etmeli de zaten. 
 
Peki,  Ak Partili siyasetçiler her firsatta bu iki olgudan yani, kız çocuklarının  okullaşma oranı ve kadınların iş hayatında  daha fazla yer almasından  gururla söz  ediyorlar mı?  
 
Evet aynen öyle. Haklı bir gurur aynı zamanda. 
 
Şimdi samimice şöyle bir düşünelim: 
 
Okuyan, bilgisi, bilinç seviyesi, özgüveni, görgüsü artan, sosyal çevresi genişleyen, özgürce irade beyan edebilen, bakış  açısı genişleyen, değişen, eğitim hayatıyla birlikte analiz etme, kendi kararını verme pratiğini geliştiren, ne istediğini bilen, hatta ekonomik  özgürlük de kazanan gençlerimiz/kadınlarımız başlarına gelen musibetlere, uğradıkları şiddete, haksızlığa hukuksuzluğa, adaletsizliğe,  esitşizliğe 21.yyda da "eyvallah" mı desinler, boyun eğip mi otursunlar ? .
 
El insaf gerçekten.
 
Artık kız çocukları zorla evlendirmeye karşı  çıkıyor. Ailesini karakola şikayet ediyor, okumak istiyor. Devletinden destek istiyor. Kendisine dayatılanları red ediyor. Yani birey olmak istiyor.
 
Bir kadın ve aynı zamanda anne olarak, bugün bir kaşık suda fırtına kopartan kesimlere birkaç sorum olacak : 
 
Peki ;  bu Sözleşme ve ilgili 6284 Sayılı Kanun, aslında dönemin Başbakanı olan Cumhurbaşkanımız Sn.Recep Tayyip Erdoğan tarafından dış dünyaya ülkemiz için bir "başarı" mesajı olarak lanse ediliyordu değil mi ?  Birçok kez " İstanbul Sözleşme'sinin, Türkiye'nin öncülüğünde hazırlandığı, kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetin insan hakkı  ihlali" olduğu konusunda hem kendilerinin hem de Sn.Eşleri Emine Erdoğan'ın ve bircok Ak Partili siyasetçinin sayısız ifadeleri/ beyanatları mevcuttur. Buna itirazı olanlar var mı? 
 
Ki ; ben de aynı fikirdeyim. Ayrıca o dönemki Ak Parti vizyonuna ve hedeflerine de uygundu bu söylemler.
 
TC Devleti'nin, bu Sözleşmeyi  imzalama aşamasında  ve hemen sonraki yıllarda, hem Sözleşme hem de ilgili Kanun'a itiraz edildi mi ? Varsa itirazlar dikkate alınmadı mı? Ya da bu kesimler bu sözleşme ve kanunun varlığından yeni mi haberdar oldu? 
 
Eğer o dönemde itiraz olmamışsa, 6-8 yıl gibi uzunca bir süre sonra bugün neden hem Sözleşme hem de 6284 Sayılı Kanun hedef tahtasında?  Doğru düzgün, inandırıcı argüman dahi sunamayan bu kesimler neden algılardan bu kadar medet umuyor ?
 
Üstelik  hem Sözleşme, hem de ilgili 6284 Sayılı Kanun yürürlükte iken neredeyse her gün katledilen kadınların sayısı malesef artıyor. Cinayetlerin dışında, hem çocuklar hem de kadınlar artan oranda her türlü şiddete, tacize ve tecavüze uğramaya devam ediyor. Ülkemizin bazı bölgelerinde, eğer zamanında devlet  yani mülki amiri, savcısı, kolluk kuvveti konudan haberdar olup, kol kanat germez, kurtarmaz, himayesine almaz ise halen çocuk yaşta "zorla evlendirmeler" ve "berdel"denen saçma sapan  gelenekler devam ediyor.  
 
Bu Sözleşme ve ilgili Kanun'a gerekçesiz, asılsız iddialarla karşı çıkan kesimler kadın cinayetlerini, kadın ve çocuklara yönelik  her türlü şiddeti, tacizi , tecavüzü önlemek için genelde  neden kıllarını bile kıpırdatmıyor ? 
 
Kadın  ve erkeğin  fırsat eşitliği  içinde olmasından neden bu kadar rahatsız oluyor bu kesimler ?
 
Yoksa bu asılsız iddialar, bu tartışmalar yine mi  gündem değiştirmeye yönelik? 
 
AK Parti içinde özellikle kadınlar ve  mulafet partileri  Sözleşme’yi ve Kanun’u ciddi oranda savunuyorlar ve sahip çıkıyorlar. Son olarak, Cumhurbaşkanımızın kızları Sümeyye Erdoğan Bayraktar’ın da  Genel Başkan Yardımcısı olarak görev aldığı ve beş yıl öncesinden Kayseri'deki temsilciliği  bile açılmadan Kayseri'den  ilk üye sıfatı aldığım ve üyeliğımin de halen devam ettiği "Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM )" hem Sözleşme, hem de 6284 Sayılı Kanun ile ilgili yanlış anlamaları düzeltmeye ve mesnetsiz, argümansız iddiaları bertaraf etmeye ve de  Sözleşme’yi savunan 16 maddelik  önemli bir bildiri yayımladı. Kafası karışık olanların mutlaka okumasını  tavsiye ediyordum.
 
Birde bu Sözleşme'nin  önemli bir özelliği var: 
 
Şöyle ki;  Söz konusu Sözleşme'nin gereklerinin yerine getirilip, getirilmediğini denetlemek için oluşturulacak ve kadına yönelik şiddet alanında uzman üyelerden oluşan ingilizde GREVIO şeklinde kısaltılan türkçe olarak çevirisi  "Kadınlara Karşı Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Uzman Eylem Grubu" olarak  adlandırılan organ,  kuruluşun, görevlerini ve işleyişini düzenliyor. Ve imza atıp  parlamentoları tarafından onaylanan her ülke sadece bir temsilci bulundurabiliyor.
Ki ; bu konuda da Türkiye'de bu konuda  uzman olan ve  uzun süre eski adı ile "Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı"nda Bakan Yardımcılığı görevi yürütmüş, daha sonra Üniversitelerde Rektörlük  yapmış 
Prof.Dr. Sn.Aşkın Asan hocamız temsil ediyor Tükiye 'yi.
 
Bana göre, asıl yapılması gereken, Türkiye olarak İstanbul Sözleşmesi'nden çekilen ilk Avrupa Konseyi üye devleti olmak yerine, siyasiler ve özellikle Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki kısa adı KEFEK olan "Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu" üyeleri, ilgili STK' lar, konunun  uzmanları, akedemisyenler, ilgili kurum ve kuruluşlar bir araya gelip, ortak akıl ile çoğulcu bir yaklaşım sergileyip, tüm toplum kesimleri tarafından en üst seviyede konsensus sağlanmalı. 
 
Sözleşme'nin ve ilgili 6284 Sayılı Kanun'un varsa aksayan yanları düzeltilmeli, acilen eksik kalınan alanlarla ilgili ilave eylem planları hazırlanmalı ve özellikle uygulama kaynaklı sıkıntılar, haksızlıklar varsa giderilmelidir. Uygulama ile ilgili daha sistemli denetim mekanizmaları getirilmelidir.
 
Yapılması gereken budur. 
 
Ancak bu şekilde islami,  insani ve medenî bir tavır ve davranış ortaya konmuş olur. 
 
Bölgesel / küresel güç olma iddiası olan Türkiye'ye yakışan  budur.
 
Çünkü, Sözleşme ve ilgili Kanun konusu sorunlar, sıradan kadın, çocuk meselesi değildir. Siyaset ve ideolji üstüdür. Siyasetçiler ve kimi hadsizler tarafından polemik ve magazin konusu yapılamaz. 
 
Anayasa ve kanunlarla güvence altına alınan kişilik  ve yaşam hakkı ihlalidir ve insanlık suçudur. İktidar, bu konuda gereğini yapmalıdır.
 
Aksi takdirde,   Ak Parti'nin 18 yıllık başarısında aslan payına sahip olan kadınlar iktidarı dislike/protesto edebilirler.

En Çok Okunan Yazıları

Copyright 2016-2019
Kayseri Anadolu Haber Gazetesi
Kayseri Haber, Son dakika Kayseri haberlerini buradan takip edin. En son kayseri haberleri Kayseri Anadolu Haber'de.

Sitede kullanılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve meteryaller hiçbir şekilde kullanılamaz!

Künye

Yazarlarımız

İletişim

Adres

Sahabiye, Ahmet Paşa Cd. No:7, 38010 Kocasinan / Kayseri

Telefon

+0.352 222 51 13 - 14

Email

kayserianadoluhaber@msn.com
Copyright 2016 - 2019 Tüm Hakları Saklıdır