menüler
KAYSERİ HAVA DURUMU

Covid-19 Pençesinde Dünya Ekosistemi ve Türkiye - 5

Şenel GÜNGÖR
Şenel GÜNGÖR
10 Ağustos 2020, Pazartesi

Değerli okurlarım, toplam beş bölüm olarak tasarladığım, 24-29 Temmuz 2020 ve 3-6 Ağustos 2020 tarihlerinde dört bölümü yayımlanan "Covid-19 Pençesinde Dünya Ekosistemi ve Türkiye" başlıklı yazı dizimin bu son  bölümünde; ülkemiz açısından güncel verilere, olası tehditler, belki de firsatlar ve önerilere kısaca yer verirken, genel bir toparlama da yapıyor olacağım.


Dördüncü bölümde de ifade ettiğim üzere, Mart 2020'den beri cendresinde bulunduğumuz Covid-19 sürecinde, ana akım dediğimiz, daha doğrusu konvansiyonel medyanın aksine, halkın gündeminde  öncelikli olarak neler vardı derseniz ;
Gelecek endişesi, salgın hastalığa yakalanma kaygı ve korkusu, çocuklarının eğitimi, lise-üniversite giriş sınavları, işsizlik, geçim sıkıntısı, kapanan işyerleri, nerdeyse alt üst olan yaşam rutinleri, kısıtlı yaşam ve yeni normallere alışamama stresi, tedavileri ertelenen daha önceki kronik hastalık ve amiliyat vb operasyonları, evlat, torun, dost arkadaş özlemleri ve daha niceleri.

Aslında, milletimizin yegane umudu, salgında ikinci bir dalga yaşanmadan ekonominin nispeten toparlanması. Aksi takdirde ciddi oranda makroekonomik sorunlar birikmeye devam edecek. Ancak, salgının bulaşma performansından pek bir şey kaybetmediği, güncel gerçek vakaa sayılarına baktığımızda, durumun pek iç açıcı olmadığı görünüyor.

Bu salgına ekonomimiz zaten enfekte durumda, yani epey sıkıntılı yakalanmıştı. TÜİK, Covid-19'un henüz söz konusu olmadığı 2019 yılında “rekor işlizlik” rakamlarını açıklamıştı. Eski bir banka yöneticisi olarak piyasaları izleyebildiğim kadarıyla ; neredeyse 8-10 yıldır Türkiye'de ekonomik büyümenin, kredi ağırlıklı ve gayrimenkul/ inşaat öncülüğünde, tüketimle körüklenen tarzda olması, buna karşın üretiminde aynı zamanda katma değeri yüksek sanayi teknolojisi kullanılmaması ve yeteri kadar ihracat performansı sağlanamaması nedeni ile ekonomi, 2018 ikinci yarısından itibaren, uzmanlar tarafından “sert iniş” olarak adlandrılan ciddi bir daralma/küçülme içerisinde olup, yeni istihdam yaratamadığı gibi, mevcut  istihdamda da ciddi orandaki  düşüş, işsizliği tarihi rekorlara çekmişti zaten. 
 
Bu gerçekleri Ak Parti’nin Temmuz 2019’de TBMM'den geçen “11.Beş Yıllık Kalkınma Planı"nda da görmek mümkün;
“Kaynakların sanayi sektöründen ziyade dış ticarete konu olmayan sektörlere yönelmesiyle, üretkenlik arz eden alanların yatırım kompozisyonu içindeki payı görece azalmıştır”denilmektedir.(Paragraf 130) 

Peki buna karşın bugün ekonomide o kadar muhalefet edilmesine rağmen en çılgın projemiz nedir sizce?  Sanayi mi? Yani katma değeri yüksek ürün üretme yatırımları mı? Malesef "Kanal İstanbul"konuşuyoruz!

Yine araştırmalar, Covid-19 öncesinde de üniversite mezunlarının ancak 1/3'ün en erken 6 ay içerisinde iş bulduklarını ve bunların da neredeyse yine 1/3'ün asgari ücretle işe girebildiğini göstermekteydi (Kariyer ve Yetenek Yönetimi Derneği’nin bulgusu).

Bir yanda neredeyse 2018'den beri artan oranda işini  kaybeden ve Mart 2020 Covid-19 süreci ile de 3 milyona ulaşan işinden olmuş ama iş aramayan bu kişilerin, genelde kayıt dışı olması nedeni ile de  devlet desteğinden yoksunluğu söz konusu. Diğer tarafta  bir o kadar ya da daha fazla kişi, salgın nedeni ile işten çıkarma yasağı sonucu şimdilik istihdamda görünürken, aylık 1170 TL gibi son derece düşük desteklerle hayatını idame ettirmeye, ailesini geçindirmeye çalışıyor.

Önümüzdeki aylarda fiili işsizlik ile ilgili öngörüde bulunmak oldukça moral bozucu olsa da, ilgili kurumlar /STK lar tarafından Covid-19 öncesi ve sonrası bütün bu sorunların sonucunda, geniş anlamda ülkemizdeki işsiz sayısının 17-18 milyon kişiye ulaşabileceği, en fazla iş kaybının kadınlarda olacağı, genç işsizlik oranının %30-35'leri, tarım dışı işsizlik oranının da %23-25 lerde olacağı gibi son derece sıkıntılı tahminler yapılmaktadır. TÜİK’e göre de  Covid-19 öncesinde de genç işsizlerin oranı, ortalama işsizlik oranının genel de 2 katına yakın oluyordu. 

Yine, Covid-19 öncesinde  ülkemizde  çalışabilecek yaştaki nüfusun yarısına yakını işgücünde yer almıyordu.Bu durum kadınlar açısından da daha vahimdi.
Hatırlanacağı üzere, iktidar karşıtı belli kesimler tarafından salgın öncesinde özellikle son yıllarda TÜİK’in işsizlik hesaplama yönteminin yanlış olduğu, işsizlik oranını düşük gösterebilmek için verilere müdahale ettiği, çarpıttığı, hatta enflasyon için de oranların gerçeği yansıtmadığı gibi ciddi iddialar ileri sürülüyordu.
Aslına bakarsanız, devletlerde resmi verilerin güvenirliliğini yitirmesi olgusu sadece Türkiye’ye özgü  değil. Bu durum, birçok ülke için de geçerli hale geldi. Çünkü,  Covid -19 ile birlikte ciddi şekilde artan işsizlik, geçim sıkıntısı gibi yakıcı/yıkıcı sorunlara deva bulamayan popülist ülke yönetimlerinin, sorunları olduğundan hafif gösterme çabası giderek, resmi bir kimlik kazanmaya başladı sanki. Ama bu durum oldukça sıkıntılı tabii.
 
Onun için bu salgının gölgesine sığınmadan, ülkemizin geleceği ve hedeflerine ulaşması açısından, mevcut sorunlarla gerçek, samimi bir yüzleşme ve özeleştiri de yapıp, ona göre yol almamız gerektiği kanaatindeyim.
 
Bu bağlamda;  Diyoruz ki; gençler geleceğimiz ! Kadınlar nüfusun yarısı. Peki karar alırken, uygularken kadınları-gençleri, yönetim kademelerinde neden hep birkaç adım geride bırakıyoruz ? Eşit rekabet fırsatı veriyor muyuz?  Karar mercilerinde neden onları yok sayıyoruz ? Kendileri ile ilgili sorunların çözümünü tartışırken dahi
(en sıcak örnek; "İstanbul Sözleşmesi"), neden eril zihniyetten/erkek erkeğe tartışma alışkanlığından vazgeçmiyoruz ? Kadın-erkek ayrımı olmaksızın gençlerin çözüm önerilerini neden  dinlemiyor ve kaale almıyoruz ? Ülkemiz için kalkınma/değişim/dönüşüm istiyorsak, önce bunlara kafa yoralım bence. 
 
Bilinen diğer bir gerçek , millet olarak, gelişimimizin önündeki önemli bir sorun eğitim. Çünkü, ülke kalkınması ile eğitim kalitesi/ niteliği arasında doğrusal bir ilişki var.
 
Bilindiği üzere, Dünya Bankası ve OECD tarafından belli aralıklarla, farklı yaş grupları için yapılan uluslararası nitelikte, ülkelerin eğitimdeki nitelik ve başarılarını ölçen karnelerinde, durumumuz malesef hiç iç açıcı değil.
Geleceğimiz dediğimiz çocuklarımızın/gençlerimizin matematik, fen bilimleri ve okuduğunu anlama konularında başarı seviyeleri, diğer gelişmiş ülkeler ile kıyaslandığında çok düşük. Türkiye, matematik, fen bilimi ve okuduğunu anlama alanlarının tamamında OECD ortalamasının altında. Bu durum küresel yarışta olan ülkemiz için kabul edilebilir değil. 
 
Onun için ülke olarak, çok planlı ve hızlı şekilde "beceri" bazlı eğitim sistemine geçmemiz gerekiyor. 
Böyle olmadığı takdirde bizim ülke olarak, G20 içinde ilk 10'a girmek hedefimiz, tam tersi şekilde G20'nin dışında kalma hüsranı ile sonuçlanabilir. 
 
Bunun için de ekonomik güç olmak istiyorsak, eğitimdeki başarı seviyesinde dünyanın neredeyiz ? Rekabet ettiğimiz ülkelerle bu alanlarda kendimizi kıyaslayıp, eksikliklerimizi samimiyetle ortaya koyup, tamamlama gayretinde miyiz? Bunlar önemli.
Ki; içinde bulunduğumuz salgın süreci, eğitim alanını da vurdu resmen. 21 Haziran 2020 Tarihli Dünya Bankası Küresel Eğitim raporunda, "Coronavirüs/Covid-19 salgınının eğitimde kalıcı kayıplara neden olabileceği, zaten fırsatların eşitsiz olduğu bir dünyada, çocuklarda öğrenmeyi hızlandırma ve geliştirmenin artık daha zor olacağı"uyarısına da yer verildi. Yani bu alanda da işimiz salgın sonrası daha zor olacak gibi.
 
Diğer önemli bir konu; Ülke kalkınması için demokrasi, basın özgürlüğü,  hukukun üstünlüğü, adalet, insan hakları, adil rekabet koşulları, gibi ama içi boşaltılmamış, evrensel manalarını ihtiva eden kavramların; artık ekonomik değer ifade ettiğini anlamamız gerekiyor.
Çünkü; ülke olarak bu konularda dış dünya  tarafından çok eleştiriliyoruz.Ve sonuçta uluslararası arenada "CDS"denen risk pirimimizin çok yüksek olması nedeni ile bazı ülkeler negatif faiz oranı ile çok uzun vadeli yatırım kredileri bulurken, biz ise dünyanın en fahiş faiz oranları ile dış ülkelerden  borçlanmak zorunda kalıyoruz.
 
Burada,"CDS" kısaltmasını biraz açayım:  İngilizcesi Credit Default Swap (CDS)olan, Türkçesi ise kredi temerrüt riski anlamına gelen, bu oran ne kadar yüksek ise yatırımcı açısından, o ülke yatırım araçlarının risk pirimin de yüksek olduğu anlamı taşıyan, bir çesit sigorta satın alma işlemi diyebiliriz.
Türkiye, CDS risk piriminde tarihinin zirvesinde. Yani dünyada, Venezuela ve Arjantin sonrasında CDS risk pirimi en yüksek olan 3.sıradaki ülke konumundayız.
 
Peki bu veri, bu CDS sıralaması halk dilinde ne anlama geliyor ? 
Şöyle, dış borca /dövize çok ihtiyacı olan bir ülke olarak, borçlanma maliyetimiz çok yükseliyor. Aynı zamanda borçlanma vademiz kısalıyor.Yatırımcı nezdinde borç ödemede güvensiz, çok riskli ülke konumuna düşüyoruz. Bilirsiniz bankalarımızda da riskli müşterilere daha yüksek faiz /komisyon oranı ve daha kısa vade uygulanır. Aynı mantık. Ülkeler için CDS oranı normalde 300 puan ve üzeri olduğunda ekonomisi "aşırı kırılgan" ülke olarak kabul edilip, dış yatırımcılar temkinli hareket ederken,  bizim CDS puanımız, epeyce bir süredir, yani Covid-19 öncesinden beri 400-500-600'de geziyor.Hal böyle olunca da ülkemize yabancı yatırımcı gelmesini beklemek biraz hayalde kalıyor.
 
Evet, insanlık, tüm ezberlerin bozulduğu olağanüstü bir süreçten geçiyor. Ülkelerde, merkez bankaları başta olmak üzere piyasa aktörleri enflasyon, işsizlik, faiz, döviz kuru vb. beklentilerini yukarıya doğru revize ediyor. Ayrıca dünya arenasındaki çatı örgütler, ülkelerle ilgili yine aynı alanlardaki beklentilerini değiştirmeye başladılar. Yani dünya her anlamda hop oturum, hop kalkıyor.
 
Peki bu salgın sürecinde ülkemizde neler yapıldı, ne tür tedbirler alındı, yeterli mi  birlikte bakalım ; 
 
Birçok ülkenin yaptığı gibi ilk etapta ciddi bir parasal genişleme yapıldı. Yani merkez bankamız bolca para bastı. Piyasayı canlandırmak için faiz oranları caziplestirildi. Konut-araba satışları teşvik edildi.Vergi oranı düzenlemeleri yapıldı.
İstihdamdaki düşüşü ve işsizliğin aşırı yükselmesini önlemek amaçlı, işverene "Kısa Çalışma Ödeneği (KÇÖ)"desteği sağlandı.İşten çıkarma yasağı getirildi. 
Yerel yönetimler, STK'lar, halk bu süreçte ihtiyaç sahiplerine destek olmak konusunda dayanışma içinde seferber oldu. Covid-19 sürecinde Milli Eğitim, dijital platforma adaptasyon için güzel başarı performansı sergiledi bence. Öğrenciler, öğretmenler veliler ve hatta özel eğitime ihtiyaç duyan çocuklarımız dijital platformu kullanma konusunda kendilerini geliştirdi. Üniversitelerin ve kurumsal iş yerlerinin ve birçok kurum /kuruluşun dijital platformu kullanma konusundaki performansları da iyi seviye oldu. Hatta bu gidişle dijital platform, kolaylık ve zaman kazandırması açısından hayatımızın vazgeçilmezleri arasında konumlandı gibi.
 
Bu süreçte, Birleşmiş Milletler(BM),Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO), Dünya Bankası, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü(OECD) başta olmak üzere çatı örgütler, Covid-19 salgın süreci ve sonrasında çok ciddi krizler yaşanacağı ile ilgili ülkelere uyarı  ve önerilerde bulunmaya devam ediyor.
ABD dahil batı ülkelerinde özellikle de coronavirüs pandemisi sonrasında, yoksullukla ve işsizlikle mücadele yönünde ciddi çalışmalar yürütülüyor. Örneğin; Yoksullukla mücadele konusunda İspanya’da herkese temel gelir verilmesi, İngiltere'de işçi sendikaları özellikle genç işsizler için kamu garantili istihdam programlarını gündeme getiriyor. Kuşkusuz, bu programlar önerilirken, bunların finansmanının nasıl yapılacağı da önemli. Bu yönde çalışmalar yürütülüyor. Mesela, birçok ülkede servet vergisi uygulaması gündemde.
 
Velhasıl, zaten hiç de adil olmayan çarpık dünya düzeni, salgınla birlikte kaosa yürüyor sanki. Alt-üst vaziyette.
 
Tabii, döviz sıkıntısı (ki; bu günlerde TL' sı tarihinin en düşük değerinde ve dövizde bir yangın var adeta) enflasyonu, işsizlik oranı yüksek olan bir ülke olarak, sorunların tek sebebinin, 5 aydır bizi dünya ile birlikte esir alan Covid-19 pandemisi olmadığını biliyoruz.  Asıl neden; yaklaşık 10 yıldır üretimin/sanayinin epey  ihmal edilip, kolay para kazanma yöntemi olan, ancak ; sürdürülebilir olmayan inşaat/tüketim odaklı büyüme tarzına odaklanılmış olmasıdır.
Fakat; bundan sonraki süreçte virüs/salgın yaratacağı 
etki ile sorunların ilk ve tek kaynağı olmamakla birlikte, gelecekte problemleri çok daha büyütüp, ağırlaştıracak gibi görünüyor.
 
Hal böyle olunca diğer önemli bir konu ; Devlet yönetim kademelerinde liyakat, ehliyet sahibi kişilerin eşit rekabet koşulları içinde özgürce yarışabileceği sistemler geliştirmemiz gerekiyor. Kurumlar ve kurallar piyasa verilerine göre işlemeli, bireysel kararlarla değil. Şeffaflık, hesap verebilirlik ilkelerine uyulması ve  denetim mekanizmalarının çalışması çok önemli. Ülkeler için kriz dönemleri, yani zor zamanlar, ne yaptığını bilen, rasyonel ve ortak aklı kullanan, liyakat-ehliyet sahibi güçlü beyinlerle aşılabilir. Hatta krizler iyi yönetilirse firsata bile çevrilebilir. 
 
Elbet bütün bu sorunlarla da siyaset/ideoloji üstü gerçek bir "ülke ittifakı"ile baş edebiliriz. Aslında ciddi bir başarı potansiyeli barındıran genç, dinamik, çalışkan bir insan kaynağına sahip, şanslı bir ülkeyiz. Yeter ki; bu potansiyeli performansa çevirebilecek çağdaş, yönetim/yönetişim sistemlerini kullanabilelim. Gelecek ile ilgili doğru projeksiyonlar oluşturabilelim.
 
Bununla birlikte, olaylara/sorunlara milli bilinçle yaklaşıp, bizi diğer müslüman ülkelerden ayıran ve Anayasamızda değiştirilemez madde olarak yer alan "demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhiriyeti Devletini"nin ne zor şartlarda kurulduğunu, ilelebet payidar olacağını aklımızdan çıkarmayalım ve milli menfaatleri siyaset / ideoloji üstü tutabilelim.
 
Dönem; ortak akıl, kıt olan kaynaklarımızı şeffaf ve de verimli kullanma, devlet kurumlarının kendi aralarında ve gerektiğinde özel sektör ile de maksimum seviyede senkronize olarak etkin çalışma dönemi olup, orta uzun vadede çok daha farklı tedbirlerin alınması zorunlu olan bir hassas süreçten geçiyoruz. 
 
Peki siyasilerimiz ne yapıyor bu kriz sürecinde ; 
 
İktidar ile muhalefet olumlu olumsuz hiç bir hususta anlaşamama kolaycılığına/sorumsuzluğuna aynen devam ediyor. Çünkü Türkiye'de iktidar muhalefetin, muhalefet ise iktidarın varlığından acayip şikayetçi. Oysaki, muhalefet demokrasinin zorunluluğu. İktidara göre muhalefet yok efendim "ima yollu darbe"den söz ediyor, moda terimle "sübliminal mesaj veriyor", yok  efendim muhalefetin belediyeleri sanki "paralel devlet" gibi hareket ediyor, millet ittifakı seçimler sırasında HDP ile "gizli  ittifak" yapıyor vb.söylemler ile muhalefete yüklenirken ; Muhalefet ise iktidar için; "tek adam rejimi-saray rejimi uyguluyor, kendisine muhalif olan gazetecileri hapsediyor, gerekli gereksiz korkutma ve sindirmeye yönelik olarak, TV kanallarında, gazetelerde , sosyal medyada en ufak bir karşıtlık, bir söz olsa soruşturma açılıyor, oysaki iktidar yandaşlarının çok ağır suçları adeta görmezlikten geliniyor, işlem yapılmıyor, çifte standart uygulanıyor" şeklinde karşılıklar veriyor.
 
Yine; ötekileştirmek, ayrıştırmak, kutuplaştırmak, tepeden bakmak, kaba saba ve yüksek tondan konuşmak, hatta resmen hakaret etmek, rakiplerini şeytanlaştırmak, yandaşları/tabanları konsolide etme aracı olarak, hem iktidar hem de  muhalefet tarafından bu süreçte  bile kullanılıyor. Oysaki siyaset bu değildir. Bu tarz bir kısır çekişme/çatışma şeklindeki siyaset ülkemize hiç bir zaman hayır getirmiyor.Yazıktır, günahtır bu ülkeye ! 
 
Oysaki siyasetin bundan sonra  yapması gereken, toplumsal ayrımcılıktan değil, toplumsal bütünleşmeden  beslenmesi gerektiğinin farkına varması ve gereğini yapmasıdır.
 
Bunun için de ilk yapmamız gereken, sorunları yok saymak ve palyatif tedbirler ile geçiştirmekten vazgeçip, sorunları gerçekten dert etmek ve ona göre deva aramaktır. Çünkü, dünya olarak, ülke olarak, Covid-19 pençesinde çok farklı ve riskli bir süreçten geçiyoruz. Dolaysıyla tekrar toparlanıp, sürdürülebilir, istikrarlı  büyüyebilmek ve işsizliği düşürebilmek için; ülke olarak 10-15 yıllık süreçlerde peşpeşe mutlaka ki; %5 ve üzeri bir büyümeyi yakalamamız gerekiyor.  
 
Oysaki her akşam ana akım TV haber kanallarında, sanki seçim takvimi belirlenmiş gibi siyasi ittifak senaryoları, siyasi polemikler baş gündem maddeleri. Fakat, halkın gündemi bambaşka.
 
Aylardır kâbusumuz olan bu salgından insanlığın kurtulması dileğiyle,
#Maske #Mesafe #Hijyen
Evde kalın, sağlıklı kalın.
 

En Çok Okunan Yazıları

Copyright 2016-2019
Kayseri Anadolu Haber Gazetesi
Kayseri Haber, Son dakika Kayseri haberlerini buradan takip edin. En son kayseri haberleri Kayseri Anadolu Haber'de.

Sitede kullanılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve meteryaller hiçbir şekilde kullanılamaz!

Künye

Yazarlarımız

İletişim

Adres

Sahabiye, Ahmet Paşa Cd. No:7, 38010 Kocasinan / Kayseri

Telefon

+0.352 222 51 13 - 14

Email

kayserianadoluhaber@msn.com
Copyright 2016 - 2019 Tüm Hakları Saklıdır