menüler
KAYSERİ HAVA DURUMU

Aşı karşıtlığı ölüm getirir

Prof. Dr. Elçin Balcı
Prof. Dr. Elçin Balcı
19 Haziran 2021, Cumartesi

Covid pandemisindeki aşılama rakamlarımızın 1.5 milyon dozlara ulaştığı haberleriyle mutlu olduğumuz bugünlere gölge düşüren haberlerin bir diğer tarafında da ne yazık ki halen “aşı karşıtlığı” ve “aşı reddi” söylemleri yer almakta. Bu konuda salgının ilk dönemlerinde gazetemizde yer alan bir röportajda da belirttiğim kavramların köşe yazılarımız arasında başucu bilgileri içinde yer alması gerektiğini düşündüğüm için konuyu yeniden ele almayı uygun gördüm. Çünkü bu salgın döneminde bile aşı çalışmaları için dünyanın her yerinde bilim insanları inanılmaz çaba harcarken, bu emeklerin yanlış ve yanlı söylemlerle aşıdan beklenen başarılara gölge düşürmesi sonuçta hepimizi olumsuz etkileyecektir. Çünkü aşı salgına karşı en önemli silahımızdır. Çünkü “aşı” halk sağlığı uygulamalarının temel taşlarından biridir. Enfeksiyon hastalıkları ile mücadelede sağlığın varlığı, korunması ve sürdürülebilmesi için en büyük silahımız olan aşı, küresel düzeyde de uzun yıllardır kullanılmaktadır.

Bağışıklamadaki temel amaç; bulaşıcı hastalık etkenlerinin büyük kitleleri etkisi altına alan salgın boyutuna ulaşmasını önlemek, kişilerin bu hastalıklara karşı bağışıklığının oluşmasını sağlamak, bağışıklık sistemi sorunlu olan (daha fazla risk altında bulunan) gruplarda ölümcül sonuçların önüne geçmektir.

Aşı uygulamaları sayesinde, yaşam boyu kalıcı sakatlık veya ölüm oranları yüksek olan enfeksiyon hastalıklarının büyük bir kısmında “ucuz maliyetle” ve “yüksek oranda korunma” sağlanmaktadır. Böylece öncelikle bireylerin bağışıklığı sağlanır. Ama asıl önemli olan, aşılanmış kişiler sayesinde toplumsal bağışıklık düzeyinin kısa sürede temini ile oluşabilecek salgınların önlenmesidir. Toplumda ilgili hastalığın görülme hızı aşı yardımıyla düşerken, bu sayede toplumsal bağışıklığın (şimdilerde sık kullanılan ifadesiyle sürü bağışıklığı (herd immunity) oluşmasında da çok önemli bir rol üstlenmektedir. Böylece hastalık etkeninin riskli gruplara ulaşma ihtimali azalacak ve bağışık olmayan bireyler de dolaylı şekilde korunacaktır. Yani aşılama hem kişileri enfeksiyon etkenlerinin yol açtığı hastalıklar ve ölümcül komplikasyonlarından korur hem de çeşitli nedenlerle hastalanmalarını hiç istemediğimiz riskli gruplara ulaşmasını engelleyerek ölümlerin azalmasına yardımcı olur. Toplumda her dönemde çeşitli gerekçelerle aşılan(a)mayan kişiler olmuştur, olacaktır. Üstelik aşılansa dahi aşının etki ve etkinliğinin sağlan(a)madığı durumlarda hastalığa karşı yeterli bağışıklık oluşmayabilir. Hastalık etkenine karşı bağışıklık oranının azalması demek; risk altındaki grubun sayısında artışın olması ve toplumda o hastalığın daha sık hatta “salgın” şeklinde kitlesel boyutlara ulaşması demek olacaktır. Aşıyı bölgesel ya da sınırlı sayıda kişiye uygulamanız yetmez çünkü insan, hayvan ve vektör hareketlerini tamamen durduramayacağınıza göre bulaşı yüzde yüz engellemeniz de mümkün değildir. Küresel çapta gerçekleştirilen “aşılama programları” ile gerek ülkemizde gerekse dünyada bir çok enfeksiyon hastalığının görülme sıklığı önemli ölçüde azaltılmış, buna bağlı olarak ölüm ve hastalık komplikasyonlarında görülme hızları düşmüş, bazı enfeksiyon hastalıkları ise dünya üzerinden tamamen yok (eradike) edilmiştir. Çiçek hastalığı aşı ile eradikasyonun ilk ve en güzel örneği olmuştur. Mücadelede büyük başarı kazanılan bir başka hastalık ise polio (çocuk felci) hastalığıdır. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından 1988’de başlatılan “Polio Eradikasyon Programı” ile tüm dünyada aşılamaya hız verilmiştir. Türkiye’de 26 Kasım 1998’den beri hiçbir çocuk felci vakası görülmemiş, buna istinaden DSÖ tarafından 50 Avrupa ülkesi ile birlikte 21 Haziran 2002’ de Türkiye’ye ‘‘Polio’ dan Arındırılmış Bölge’’ sertifikası verilmiştir.

Aşı uygulamalarının halk sağlığı üzerindeki bilinen olumlu etkilerine rağmen; tüm dünyada hızla artan “aşı tereddütü” birçok kişisel, sosyal, kültürel, politik faktörün birleşmesinden doğmaktadır. Bağışıklama programları yaygınlaşmaya devam ettikçe, aşı uygulamalarının devamlılığını sağlamak önemlidir. Ve aşıya tereddütle bakan kişi sayısının artması bağışıklama için gelinen noktada başarıya gölge düşürecek ve zararlı sonuçlara yol açacaktır. Daha da önemlisi, aşıların ebeveynler tarafından reddedilmesi, masum çocuklarda aşı ile önlenebilir hastalıkların ortaya çıkması ve ölümlere yol açmaktadır. Ebeveyni aşıyı reddettiği için hastalıktan ölen çocukların suçu ne peki?

Özellikle son yıllarda artan aşı karşıtı hareketleri sebebiyle DSÖ 2012 yılında “ Aşı Tereddütleri Çalışma Grubu’nu” kurarak aşı reddini ve nedenlerini araştırmaya başlamıştır. Bu grubun yaptığı çalışmalar sonucunda hazırlanan rapora göre (DSÖ-UNICEF) “aşı reddi” ile “aşı tereddütü” farklı kavramlar olarak tanımlanmıştır. Aşı tereddütün de bir veya birden fazla aşı için aşıya ulaşıldıktan sonra reddetme veya kabullenmekte gecikme durumu varken, aşı reddinde tüm aşıların yapılmasını reddetme iradesi vardır.

Aşı reddinin sebepleri kısaca;

*Aşı üreten firmaların bu işten elde ettikleri büyük maddi getirinin art niyetli olabileceğinin düşünülmesi,

*Aşının içerdiği kimyasal maddelerin toksik olduğunun düşünülmesi,

*Hastalıkta korunmada doğal yöntemlerin daha etkili olduğunun düşünülmesi gibi iddialar başı çekmektedir.

Ayrıca kitle iletişim araçları aracılığıyla aşılara karşı olumlu ya da olumsuz tutumların eskiye oranla çok daha hızlı şekilde yayılması, geniş kitlelerin aşı hakkında yanlış fikir edinmesine neden olabilir.

Aşının tarihsel sürecini incelediğimizde günümüze kadarki zaman içerisinde aşılar defalarca suçlanmışlar, aşı karşıtı hareketler ve uygulamalar ile eş zamanlı aşı karşıtı çeşitli tartışmalar görülmüştür. 1800’ lü yıllarda İngiltere’de çiçek salgını hakkında halk yeterince bilgilendirmeden zorunlu olarak aşılanmaları istenmiş ve aşı yaptırmayanlara ağır yaptırımlar uygulanmıştır. Bu uygulamalar sonucunda ülkede aşının etkinliğine ve güvenirliğine inanmayan aşı karşıtı bir kesim oluşmuştur. 2003 yılında ise Nijerya ülke lideri aşıların halka HIV bulaştırmak ve kısırlığa neden olduğunu duyurarak halkı aşı olmamaya çağırmıştır. Zamanla bilinç artışı ve çeşitli devlet politikaları sayesinde aşılanmaya karşı direnç azalmıştır ancak son 8-10 yılda ülkemizde ve dünyada aşı karşıtları medyanın ulaşılabilirliğini kullanarak tekrar aşı reddi kavramının güçlenerek hayatımıza girmesine sebep olmuştur. 1998 yılında yayınlanan otizm ve KKK aşısı arasında ilişki olduğunu iddia eden makale 2010 yılında geri çekilmiş olsa da aileler üzerindeki olumsuz etkisini sürdüğü bildirilmiştir.

Bu konudaki en etkili yayın Kızamık-Kabakulak-Kızamıkçık (KKK) aşısının otizm vakalarının iki kat arttırdığına dair yapılan çalışmadır (Wakefield, 1999). Ancak yapılan çalışma göstermiştir ki KKK aşısının otizm yaptığına dair anlamlı bir ilişki yoktur (Jeffrey ve Paul, 2009). Aşıların içeriğinde bulunan civanın otizme yol açtığı iddiasına herhangi bir kanıt bulunmamasına rağmen 2011 yılında aşılama oranlarının düşmesini engellemek için aşının içeriğindeki civanın çıkarıldığı Amerikalı yetkililer tarafından, ülkemizde de civasız aşıya 2009 yılı itibariyle geçildiği Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanmıştır.

Ancak bu reddedişlerin olumsuz sonuçları ne yazık ki hemen görülmüştür. Zira 2011 yılında Avrupa’da kızamık vakalarının bildiriminde ciddi artış olmuştur. Vakaların %85’inin aşılanmadığı veya aşı kayıtlarının olmadığı tespit edilmiştir.

Aşı karşıtlarının savunduğu görüşlerden biri; alternatif ve tamamlayıcı tıp ile hastalıklardan korunmanın aşılara göre daha sağlıklı olduğudur. Yapılan bir çalışmada Avusturalya’da aşıyı rededen ailelerin alternatif tıp yöntemlerini daha sık kullandıkları görülmüştür. Yine tamamlayıcı tıp yöntemlerine başvuranlar; bu yöntemlerde kimyasal madde bulunmaması, yan etkisinin olmaması ve ilaç şirketleri gibi para kaygısı gütmediklerinden daha güvenilir bulduklarını bildirmişlerdir. Unutulmamalıdır ki alternatif ve tamamlayıcı tıp yöntemleri modern ve bilimsel tıbbi tedaviye yardımcı olabilir ancak asla modern tıbbın yerini alamazlar.

Bir yetişkinin kendisine aşı yapılmasını istememesiyle anne babaların çocukları için aşıyı reddetmesi arasında fark vardır. Çocuğun aşılanma konusunda gerekli bilgi ve yetkinliğe sahip olmamasından dolayı yetişkin bireyin onun adına karar vererek aşılanmamasına sebep olması durumunda çocuğun gelecekte hayatını risk altına sokmaktan dolaylı bu durum toplumun gelecekteki sağlığı açısından da tehdit oluşturmaktadır.

İşte bu gibi nedenlerle; DSÖ 2019 yılında “aşı karşıtı hareketleri” “sağlığı tehdit eden faktörler” listesine almış ve daha sağlıklı bir dünya yaratmayı hedefleyen 5 yıllık planında aşı reddi-tereddüttü ile mücadele edileceğini bildirmiştir.

Bir aşının topluma önerilmeden önce geçirdiği süreçlere de kısaca göz atalım. Bir aşının geliştirilmesi yıllarca sürer. Birinci aşamada laboratuvar koşullarında yapılan araştırmalar yer alır. Daha sonraki aşamalarda klinik çalışmalar vardır. Bu çalışmalar gönüllülerin katılımı ile etik kurallar çerçevesinden ayrılmaksızın gerçekleşir. Klinik çalışmaların ilk aşamasında, çok az sayıda kişi üzerinde aşının güvenliği, etkinliği araştırılır. İkinci aşamada, katılan kişi sayısı artırılarak  (yüzlerce katılımcı) doz aralığını belirlemeye yönelik çalışmalar yürütülür. Üçüncü aşamada ise, binlerce kişinin katıldığı, aşının etkinliği ve güvenliğinin test edildiği çalışmalar yapılır. Bu aşamaları geçen aşılar için lisans almak için başvuruda bulunabilir. Türkiye’de yurtdışından satın alınan (ithal edilen) aşılar, Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’nun yürüttüğü ruhsatlandırma sürecine tabidir. Dördüncü aşama ise ruhsatı verilen aşının ortaya çıkabilecek istenmeyen etkilerinin araştırılmasıdır. Bir aşının genel topluma önerilmesindeki en temel ölçüt “aşının etkinliği”dir. Aşının etkinliği, aşının topluma uygulanmasıyla toplumda o bulaşıcı hastalığın yüzde kaç azalacağının hesaplanmasıyla bulunur. Genel topluma önerilecek aşıların yüksek düzeyde (en az %90.0) etkin olmaları gerekir. Yani bir aşının uygulanmasına karar verilmesi sanıldığı kadar basit değildir. Ve bilimsel dayanakları olmadan yapılamaz. Bu yüzden bilime ve bilim insanlarına güvenmek önemlidir.

Covid 19 salgınını yaşadığımız süreçte öncelikle bireysel korunmamızın, ikincil olarak da toplumsal bağışıklığımızın sağlanması için ya hastalığı geçirmenin ya da aşı olmanın gerekliliğini artık sanırım öğrendik. Hastalığı geçirmenin ölümle sonuçlanma olasılığını da acı şekilde tecrübe ettik. Yakınlarımızı, büyüklerimizi, dostlarımızı kaybettik. Cenazelerine bile gidemedik. Geride kalanların acılarına ortak olamadık. Sarılamadık, ağlayamadık. Yani hastalığa yakalanmamak için alacağımız kesintisiz basit korunma önlemlerine,  yakalanırsak hafif atlatmak için de aşıya ihtiyacımız olduğunu hiç unutmamamız gereken kötü bir dönemden geçtik.

Aşılanması gereken tanımlanmış öncelikli risk grupları kesinlikle ihmale gelmemeli, mevcut aşı programındaki (bebek, kadın, yaşlı gruplardaki) tüm aşılar da sırası geldikçe uygulanmaya devam edilmelidir.

Aşılanmış olmak virüsün bize hiç bulaşmayacağı veya bizim başkalarına bulaştırmayacağımız anlamına gelmemektedir. Yani önlemlere dikkat etmeye devam….

Salgın döneminde markaları tartışılan Covid aşılarının her birinin olumlu, olumsuz yönlerinin medyada yalan yanlış bilgilerle konuyla ilgili yetkisiz, bilgisiz kişiler tarafından tartışılması, aşı uygulamalarına gölge düşürmekle kalmaz, bireylere zarar verirken aynı zamanda toplumsal bağışıklığın sağlan(a)namaması nedeniyle salgının süresini uzatır. Salgın döneminde sosyal, ekonomik vb açılardan ne kadar yıprandığımızı biliyoruz. Tedbirlerle bulaşı azaltmak, aşılarla da salgını bitirmek elimizde.

Aşı olmak veya olmamak yalnızca bireysel bir tercih olamaz, olmamalıdır.  Aşıyı reddetmek topluma karşı sorumluluklarımızdan kaçmaktır. Aşı sıramız gelip de sistemlerden randevumuz açılınca aşı olmaya gitmezsek, sağlık personelinin bizim için açtığı aşı şişesi (flakon) imha edilir. Bu da ciddi bir maliyet, ekonomik ve personel kaybı demektir. Yeterince kaybımız yok mu sizce de?

Üretilmesi uzun, emek yoğun ve maliyetli olsa da; unutmayalım ki aşı, salgına karşı en etkin, birim başına en ucuz yani en büyük silahımızdır.

Salgının yorduğu yaşlı dünyamızın dinlenmeye, iyileşmeye, kendine gelmeye hakkı var. Bunu sağlamak da bizim elimizde.

Aşıya karşı olmak geleceğimize sağlıklı varabilmek için bugünü yaşayan bireyler olarak üzerimize düşen görevimizi yapmadığımız anlamına gelir. Bunun hesabını yarınları yaşayacak çocuklarımıza verebilecek miyiz diye bir düşünelim bakalım.

 

 

En Çok Okunan Yazıları

DİĞER YAZILAR
    Copyright 2016-2019
    Kayseri Anadolu Haber Gazetesi
    Kayseri Haber, Son dakika Kayseri haberlerini buradan takip edin. En son kayseri haberleri Kayseri Anadolu Haber'de.

    Sitede kullanılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve meteryaller hiçbir şekilde kullanılamaz!

    Künye

    Yazarlarımız

    İletişim

    Adres

    Sahabiye, Ahmet Paşa Cd. No:7, 38010 Kocasinan / Kayseri

    Telefon

    +0.352 222 51 13 - 14

    Email

    kayserianadoluhaber@msn.com
    Copyright 2016 - 2019 Tüm Hakları Saklıdır