menüler
HAVA DURUMU

KEŞKE GEÇMİŞ GEÇMİŞTE KALMASAYDI

Hürmet FEYZİOĞLU
Hürmet FEYZİOĞLU
20 Mayıs 2017, Cumartesi
Kâğıt, kalem ve ben küsüz sanki. Biri lafı açmaya çalışırken diğerinden hareket yok. Oysa ne güzel anlaşan üç dosttuk biz. Bazen susmayı tercih eder insan. Etrafına bakar, öylesine çok ve boş konuşan insanı görür ki, susmanın en doğru eylem olduğuna karar verir. Ya da konuşacak takati yoktur, kelimelere o gün için tam gün izin verir. Yazı yazmakta zorlandığım nadir anlardan birini yaşıyorum. Şarkı sözleri ve şiirler yazan, besteler yapan insanların hep bir ilham saati olduğuna inanmışımdır. Ortak saat genelde akşam ya da gece yarısıdır. O kadar doğru bir zaman ki... İnsanın tam da kendine çekildiği anlardır akşamdan sabaha süren zaman dilimi. Sadece nefes almaktır yaşam belirtisi gösterdiğinize dair hareketiniz. Elinize kâğıt ve kalemi aldığınız anda o güne ya da haftaya dair yaşadıklarınızı film şeridi gibi gözünüzün önünden geçirirsiniz… Başlarsınız kâğıt ve kalemin raksını izlemeye… Geriye dönüp bazı cümleleri hangi ruh haliyle yazdığımı düşünüp cevabını bulamadığım çok anlar karalanır defterime. Ukalalık saymayın ama kendime hayran kaldığım bile olmuştur. Bazen de bu kadar melankolik ruh halini nerde biriktirdiğimi sorup cevabını alamam…
 
Ben gelenekselci olmayı seviyorum. Bir düşünce aktarılacaksa eğer doğru enstrümanların kâğıt ve kalem olduğuna inananlardanım. Yazacaksın, kelime fazla gelecek üstünü çizeceksin, cümle devrik olacak silip yenisini yazacaksın ki emeğin izleri kâğıda dökülsün. Bilgisayardan yardımı ancak yazı son haline geldiğinde istiyorum. Kâğıt ve kalemin muhteşem dansının sonucunda ortaya çıkanları  bilgisayar ekranına aktarmak hem daha keyifli hem de daha olması gerektiği gibi…
 
Teknoloji, iyi tarafları kullanıldığında insan hayatı için muazzam bir gelişmedir. Seksenli kuşağın temsilcilerinden biri olan ben, şimdilerde teknolojik anlamda yaşadığımız gelişmeleri yaşayacaksın deseler asla inanmazdım. Evlerimizde ve iş yerlerimizde bulunan çevirmeli telefonlardan tuşlu telefonlara geçmek bile benim için muhteşem bir deneyim iken, yıllar sonrasında robotların tamamen hayatımıza dâhil olup, insanı çoğu alanda devre dışı bırakacağı fikrine inanmam neredeyse imkânsız. Çoğumuzun artık ev ve iş yeri telefonu bile yok. Cep telefonlarımız var ya, ne gerek var ev ya da iş telefonuna değil mi? Bence değil…Ne pahalıydı evden bir arkadaşını aramak. Aradığın arkadaşın ile bir mekânda buluşup çay ya da kahve içmek. Şimdilerde, cep telefonuyla anlık olarak haberleştiğimiz insanlarla yıllar öncesinde nasıl haberleşirdik acaba? Mesela, saat üçte şurada buluşalım şeklinde yapılan randevulaşmalar, kişinin beş on dakika gecikmesiyle gelecek mi gelmeyecek mi ıstırabına döner miydi? Daha da geriye gidelim, bırakın anlık haberleşmeyi ayrı şehirlerde ikamet eden sevdiği insandan ya da dostundan aylarca mektup bekleyenleri düşünün bir de. Emin olun bu dönemin insanları geçmişte yaşıyor olsalardı, isyan bayraklarını çekerlerdi. Ne demek yahu bir mektubu aylarca beklemek? Beklenirdi, ne de güzel ne de hasretle beklenirdi. En azından anlamı daha da büyük olurdu birbirini seven birbirine değer verenler için. O zaman, şimdi bir saniye içinde harcadığınız onlarca kelime başkaları için ömre bedeldi. Bilemedik kıymetini…
 
Internet… Arama motoru amcalarımız var hani, kocaman bir kütüphaneyi sırtlarında taşıyan. Biz onlara bazen Google bazen Yahoo diyoruz. Hayatımızı kolaylaştıran, kolaylaştırdıkça da bizi tembelleştiren.  Arama motorları hayatımızı kolaylaştırıyor diye, yüzlerce kitabın bir arada konuşlandığı kütüphanelere gitmekten vazgeçmemiz niye? Çok severdim öğrenciyken ödev hazırlamayı. Detay gerektiren ödevlerimi kütüphanede yapardım. Kitaplardan sorumlu amca kitapları verir vermesine ama o zamanlar külçe altın değerinde olan kitapları alabilmek için mutlaka bir şeylerinizi emanet etmeniz gerekir. Genelde nüfus cüzdanlarımız olurdu emanetlerimiz.  Herkesin evinde en az yirmi dört ciltlik ansiklopedilerimiz olurdu. Birçoğu gazete kuponları ile biriktirilerek edinilmiş. Kalın kapaklı, içi resimli ise değmeyin keyfime…
 
Televizyonlarımız vardı, siyah beyaz, çoğu zaman karıncalı, birden fazla kanalı çekiyor ise şanslı insanlardık.  Radyodan dizi tarzı yayınların yapılabildiğine inananınız var mı? İnsanlar o dönemde radyo sayesinde dinleyicilerin hayal güçleri geliştirmişler, bilerek ya da bilmeyerek. Ben işte en fazla bu sebepten kitap okumaktan büyük keyif alıyorum. Karakterlerden bahsedildiğinde kişileri hayal etmek, beynimde canlandırmaya çalışmak geliştiriyor beni.  Şimdilerde her birimizin evinde yüzlerce kanalı olan son model televizyonlarımız, evin en çok zaman geçirilen odasına monte edilmiş vaziyette. Hayal kurmamızı önleyici tavrıyla, bu evin reisi benim edalarında son kullanma tarihinin gelişini bekliyor. Bizim zihnimizin son kullanma tarihi yaklaşıyor, umurumuzda değil…
 
Ah o sinemalar, o toz kokulu tiyatrolar. Harçlıklarımızı biriktirerek gittiğimiz, sosyal mekânlardı bizim için. Her gittiğim filmi ya da oyunu not eder, hatırlamak için ufak ufak notlar alırdım mesela. Şimdilerde sinemalarda bir hafta içinde harcanıp unutulan filmlerimiz var, çoğu zaman taşıyıcı belleklerle bilgisayarımıza kaydettiğimiz…
 
Bugün kâğıt, kalem ve ben belki de bu saydıklarımdan dolayı küsüz. Bazen olur, dostlar nefes almak için zaman isterler birbirlerinden. Ama çok uzun sürmez, yarın bilemedin öbür gün barışır hasret gideririz yine. Hayatı kolaylaştırırken bir taraftan da anlamsızlaştıran, geçmişi hatırladıkça iç çektiren teknolojisi az paylaşımı çok hatıralarımla baş başa bırakın beni. Belki şimdinin teknolojisi yarının demodesi olacak kim bilir. Zaman varken tadını çıkarın derim…

En Çok Okunan Yazıları

DİĞER YAZILAR
Copyright 2016 Tüm Hakları Saklıdır